Kur’an’daki Çelişkiler Ve Nedenleri (5)

Posted on 29 Aralık 2011

0



III) Mekke’den Medine’ye Hicret Olayları Vesilesiyle Konan Ayetler Arasındaki Çelişkilerin Nedenleri

Muhammed, Mekke’den Medine’ye hicret olayları sırasında da, yukarıdaki taktik gereğince, Kur’an’a çelişmeli ayetler yerleştirmekten geri kalmamıştır:
Mekke’de bulunduğu on yıla yakın bir süre boyunca fazla taraftar top-layamayınca ve kendisine destek olanların (örneğin karısı Hatice ile amcası Ebu Talib’in) ölümleri sonucu koruyucusuz kalınca, Medine’ye hicret etmeye karar vermiştir. Ancak, taraftarlarını hicret etmeye zorlayabilecek güçte değildi. Yapılacak şey ikna usullerini denemekti. İkna edebilmenin etkili yollarından biri, “niyet” unsurunu “amel” unsuruna bağlamaktı, yani kişiyi yaptığı işler yüzünden sorumlu tutmaktı. Kendisiyle birlikte Medine’ye hicret edecek olurlarsa “iyi” bir iş yapmış olacaklarını, nimetlere ve ahretlere kavuşacaklarını, aksi takdirdebunlardan yoksun kalacaklarını anlatmak üzere şöyle konuşmuştur:

“Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, hicreti (Allah’ın ve Resulünün rızasına değil) sebeb-i hicret olan şeye müntehidir. “(1)

Böylece anlatmak istemiştir ki, kişiler hangi niyetle hicret etmişlerse, niyetlerine göre sonuç alırlar, yani kendi verecekleri kararlara Tanrı (ve elçisi) karışmaz.
Kuşkusuz ki, o an için bu şekilde konuşmak işine gelmiştir. Çünkü, hicret edip etmemeyiTanrı kararına ve iznine bırakmış olsa, gerek hicret etmek isteyenler ve gerek istemeyenler, bunu kendilerine göre bahane nedeni sayılabilirler diye düşünmüştür. Yani eğer “Tanrı dilediğini hicret ettirir, dilediğini ettirmez” demiş olsa ya da “Tanrı’nın rızası olmadan hiç kimse hicret etmek için karar alamaz” şeklinde konuşmuş olsa, hicret etmeyip de Mekke’de kalmak isteyenler, “Mademki hicret, Tanrı’nın dilek ve rızasına bağlıdır, o halde bizim burada kalmamız Tanrı dileğine göre oluşmuş demektir. Karan biz vermedik ki sonun!u olalım” diyebileceklerdi. Bundan dolayıdır ki, Muhammed, “Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur… hicret etmiş kimse varsa hicreti (Tanrı ‘nın ve elçisinin rızasına değil) hicret nedeni olan niyete yöneliktir” şeklinde konuşmayı ve böylece kişileri sorumluluk duygusu içerisinde bırakmayı, o an için kendi siyasetine uygun bulmuştur.

Fakat, Medine’ye hicret ettikten sonra durum değişmiştir. Zira Muhammed’in çağrısına uyup Medine’ye hicret eden Müslümanlar olduğu gibi, hicret etmeyip Mekke’de kalanlar da vardı; bunlar çoğunluktu. Böyle olunca, Medine’ye hicret edenler -ki bunlara “Muhacirler” adı verilmiştir-, hicret etmeyip de, Mekke’de kalanları örnek verip, Muhammed’e, “Nasıl olur da onları Medine’ye getiremezsin?” diyebilirler ve kendisine başarısızlık yükleyebilirlerdi. Ve işte böyle diyemesinler diye, Kur’an’a, “(Ey Muhammed!) Tanrı kimi doğru yola eriştirmişse, doğru yolda olan odur ancak. Kimi de saptırmışsa, sen ona, Tanrı’nın dışında dost bulmazsın…” şeklinde ayetler koymuştur (örneğin İsra Suresi, ayet 97). Yani demek istemiştir ki, “hicret etmeyip Mekke’de kalanlar doğru yoldan sapanlardır; Tanrı onları saptırdığı içindir ki Medine’ye hicret edemediler”! Böylece, içinde bulunduğu durumlara göre, bir yandan “doğru yola” yönelmenin (örneğin, hicret etmenin) kişi iradesine bağlı olduğunu (ve bu şekilde davrananların cennetlik olacaklarını) belirtirken, diğer yandan, doğru yola yönelmenin “özgür irade işi” değil, Tanrı dileğine bağlı bir şey olduğunu (örneğin, hicret etmeyenlerin Tanrı izni olmadığı için Medine’ye hicret edemediklerini) öngören ayetler de çelişkilere neden olmuştur.

IV) Medine’ye Hicretten Sonra, Oradaki Yahudilerle Olan İlişkiler Yüzünden Ortaya Çıkan Çelişkili Ayetler

Daha önce de değindiğimiz gibi, Muhammed, Medine’ye hicretten sonra, oradaki Yahudileri Müslüman yapmak istemiş, fakat bütün çabalarına rağmen yapamamıştır.(2) Ve işte izlediği bu siyasetle ilgili olarak Kur’an’a birtakım hükümler koymuştur ki, hepsi de birbiriyle çelişkilidir. Bir kere Yahudileri Müslüman yapamayınca kendi taraftarları, “Hani ya sen, Tanrı ‘nın peygamberi olarak her şeyi bilen ve her şeyi uapabilen bir kimsesin, ‘nasıl olur da
Yahudileri Müslüman yapamazsın ? “ seklinde söylendiklerinde, kusurun kendisinde olmadığını anlatmak ve prestijini kurtarmak için, “Tanrı di/ediğinin kalbini açar Müslümanyapar, dilediğini saptırır kafir yapar” (Enam Suresi, ayet 107, 125: Nahl Suresi, ayet 93; Zümer Suresi, ayet 22-23 vd…) ya da “Allah kimi hidayete erdirirse doğru yolu bulan odur…” (Araf Suresi, ayet 178) şeklindeki ayetlere başvurmuştur.

Bununla beraber işine geldiği zaman, “Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) şeklindeki ayetlerden yararlanmayı da ihmal etmemiştir. Bunun böyle olduğunu iyice anlayabilmek için, onun, daha önce, Mekke döneminde Kureyşli müşriklere (puta tapanlara) uyguladığı siyaseti anımsamakta yarar vardır. Zira, müşrikleri (puta tapanları) Müslüman yapamayınca, Kur’an’, “Allah dileseydi puta tap-mazlardı” (Enam Suresi, ayet 107) şeklinde ayetler koyduğunu ve böylece, “Eğer putperestler beni peygamber olarak kabul etmiyor ve puta tapınaktan vazgeçmiyorlarsa, bu benim kabahatim değil; çünkü, Tanrı dileseydi onlar puta tapmazlardı” şeklindeki bir mantığa sığınarak prestijini kurtarmaya çalıştığını yukarıda görmüştük. Mekke’deyken, “Allah dileseydi puta tapınazlardı” (Enam Suresi, ayet 107) şeklinde konuşurken, Medine’ye geçtikten ve iyice güçlendikten sonra bu söylediklerinin tam tersine olarak, Kur’an’a, “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün” (Tevbe Suresi, ayet 5) şeklinde çelişmeli ayetler koymaktan geri kalmamıştır. Mekke’deyken “Allah dileseydi puta tapmazlardı” şeklinde ayetler koyması, kuşkusuz ki’, güçsüz olmasındandı, Medine’ye geçtikten sonra, Müşrikleri nerede görürseniz öldürün!” şeklinde ayetler koyması ise, artık güçlenmiş olarak “müşrik”leri kılıç yoluyla Müslüman yapabileceğini bilmesindendir. Böylece Tanrı’yı, hem insanları “müşrik” (puta tapan) ya da “sapık” yapan hem de “müşrik” ve “sapık” yaptıktan sonra öldürten durumlarda bırakarak çelişmeler zincirine yenilerini eklemiştir. Ve işte bu aynı taktiği, Yahudileri ve Hıristiyanları Müslüman yapmak üzere başvurduğu siyasete de araç kılmıştır.

Kur’an’da, İslamdan başka dinlerin varlığını kabul eder görünen, örneğin, Yahudilerin, Hıristiyanların, Sabitlerin ve hatta putperestlerin “din”lerinden (inançlarından) söz eden ayetler bulunduğu gibi, İslamdan başka din olmadığına dair ayetler de vardır ki, çelişmeli olarak sıralanmışlardır. Örneğin, Kafırûn Suresi’nde “müşrik”lerle ilgili olarak, “Sizin dininiz size, benim dinim bana” (Kafirûn Suresi, ayet 6) diye yazılıdır. Bakara Suresi’nde de Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiilerle ilgili olarak, “…(onlardan Allah’a ve ahret gününe inanıp yararlı iş yapanlar) Rab-lerinin kalındadır. Onlar için artık korku yoktur” (Bakara Suresi, ayet 62) diye yazılıdır. Yine Bakara Suresi’nde, “Kendi dinlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar senden hoşnut olmayacaklardır” (Bakara Suresi, ayet 20) diye ayet vardır. Görülüyor ki, bu ayetlerde, İslamdan başka din ve inançlara (örneğin, Yahudiliğe ya da Hıristiyanlığa) yönelmenin kişiye bağlı bir iş olduğu anlamı yatmakta. Fakat, buna karşılık, Kur’an’da, İslamdan başka din olmadığına, başka bir dine yönelenlerin “sapık” sayılıp cezalandırılacaklarına, onlara karşı savaş açılması ve İslami kabul etmelerine kadar savaşın sürdürülmesi gerektiğine dair ayetler de vardır ki, sık sık tekrarladığımız gibi,bazıları şöyledir:

“Allah katında din şüphesiz İslamiyettir” (Al-i İmran Suresi, ayet 19).

“Kim İslamiyetten başka bir dine yönelirse onunki kabul edilmeyecektir. O ahrette de kaybedenlerdendir” (Al-i İmran Suresi, ayet 85).

“.. .Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün…” (Tevbe Suresi, ayet 5).

“Kendilerine kitap verilenlerden (Yahudiler ve Hıristiyanlar) Allah’a ve ahret gününe inanmayan, Allah ile Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini (İslam dinini) kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın” (Tevbe Suresi, ayet 29).

“Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla savaş (cihatta bulun) ve onlara katı davran (sertlik göster) Varacakları yer cehennemdir. ..” (Tevbe Suresi, ayet 74; Tahrim Suresi, ayet9).

Farklı din ve inançta olanları zorla ve şiddet yoluyla İslama sokmaya yönelik bu tür ayetler, biraz yukarıda gördüğümüz “Dinde zor-lama olmaz” ya da “Sizin dininiz size, benim dinim bana” şeklinde ayetlerle çatışmakta. Bu çatışma, yine Muhammed’in “güçsüz” durumdan “güçlü” duruma geçmesiyle ilgilidir. Güçsüz olduğu dönemde, Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı pek bir şey yapamadığı için ya da onları kazanmak amacıyla yumuşak bir siyaset izlemiş, onları kendi inançları içinde yaşar kabul etmiştir; fakat güçlendiği an, İslamdan başka din olmadığını ileri sürerek üzerlerine yürümüştür. Konuyu İslama Göre Diğer Dinler (Kaynak Yayınları, İstanbul, birinci basım, Mart 1999) ve Kur’an’daki Kitaplılar (Kaynak Yayınları, İstanbul, birinci basım, Nisan 1999) başlıklı kitaplarımda ele aldığım için burada fazla durmayacağım.

V) “Peygamber”lik Siyasetinden Doğma Çelişkiler: Tanrı, İnsanları Doğru Yola Sokmak İçin “Peygamber”Ier Gönderiyor, Fakat Bu Gönderdiği “Peygamber”lere İnsanları Düşman Kılıyor; Kıldıktan Sonra da Bu İnsanları Cezalandırıyor!

Kur’an’da yazılanlara göre, Tanrı, “Ins-ü Cinn” şeytanlarını “pey-ganber”lere düşman yapmak, yaptıktan sonra onları cezalandırmak gibi bir yol seçmiştir. Daha başka bir deyimle, hem bir yandan insanları (ve cinleri) doğru yola sokmak üzere peygamberler göndermiştir hem de diğer yandan insan ve cin şeytanlarını “peygamber”lere düşman etmiştir. Üstelik bu düşmanlığı önlemek olanağına sahip bulunduğu halde önlememiş, “peygamber”lere düşman kıldığı insanları cezalandırmak eğiliminden vazgeçmemiştir! Bütün bunlar, Tanrı’yı, Çelişkili davranışlar içerisinde göstermeye yeterlidir. Birkaç örnek verelim: Kur’an’da, Enam Suresi’nde Tanrı’nın Muhammed’e hitap ederek insan ve cin şeytanlarını peygamberlere düşman kıldığı yazılıdır:

“(Ey Muhammed!) Böylece biz, her peygambere insan re cin, (İns-ü Cinn) şeytanlarım düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Anık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak” (Enam Suresi, ayet 112-113).

Dikkat edileceği gibi bu ayet, anlaşılmazlıklar bir yana, bir de kendi içerisinde çelişmelerle dolu. Bir kere Tanrı, “insan ve cin” şeytanlarını peygamberlere düşman kılıyor? Pek güzel, ama kimlerdir bu “insan ve cin” şeytanları? Ve neden Tanrı bunları peygamberlere düşman kılmıştır? Yorumculara göre, ayette geçen “(İns-ü Cinn) şeytanları” (yani “insan ve cin düşmanları”) deyiminden anlaşılması gereken şey, bir kısmı görünen, bir kısmı görünmeyen yaratıklardır ki, aldatmak için içi bozuk dışı yaldızlı sözler vahyetmektedirler. “insan şeytanları” denen yaratıklar, “doğru” yoldan ayrılmış olan, Tanrı’ya ve Peygamberce baş eğmeyen insanlardır ki, doğru yolda olan insanları aldatmak, kandırmak için “yaldızlı” sözler söylerler! “Cin şeytanları” da, muhtemelen bu nitelikte olup da görünmeyen yaratıklardır. Ve işte bu “insan ve cin” (İns-ü Cinn) şeytanları, her peygambere düşman olarak böyle şeyler yapmaktadırlar. Onları peygamberlere düşman yapan Tanrı’dır! Ve eğer Tanrı istemiş olsaydı, o şeytanlar bu aldatmaları, bu kandırmaları ve bu düşmanlıkları yapamazlardı. Yani Tanrı istemiş olsaydı, “onlara (insan ve cin şeytanlarına) o kudreti vermez veya verdiği halde mani (engel) olur yaptırmazdı”. (3)

Görülüyor ki, insan ve cin şeytanlarını peygamberlere düşman
yapan Tanrı, bu şeytanların kötülüklerine, kandırmalarına ve aldatmalarına engel olmamaktadır. Neden olmamaktadır? Çünkü, yine yorumcuların söylemelerine göre, bunda bir hikmet vardır! Ünlü bir yorumcu şöyle diyor:

“…(İns-ü Cinn şeytanlarının bu kötülükleri) yapabilmeleri ve yapmaları dahi rabbının meşiyyetiyledir (istemesiyledir). Ve demek ki, bunda (Tanrı’nın) bir hikmeti vardır.”Ve işte “hikmet” olduğu içindir ki, Tanrı Muhammed’e, “Sen onları iftiralarına bırak. Bırak ki. belalarını bulsunlar” şeklinde konuşmakTadır.(4)

Konuşurken de, “Ey insanlar ve cin toplulukları! Sizi hesaba çekmeye koyulacağım ilerde…” (Rahman Suresi, ayet 31-36) diye tehditler savurmayı unutmamaktadır. Bu doğrultuda olmak üzere, Furkan Suresi’nde, Tanrı’nın peygamberlere, insanlardan düşmanlar yarattığını anlatmak üzere şöyle konuştuğu yazılıdır: “(Ey Muhammed!) İşte biz böylece, her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter” (Furkan Suresi, ayet 31). Görülüyor ki, “hidayet verici”, yani doğru yola sokucu olduğunu söyleyen ve dilediği gibi insanları saptıran olduğunu bildiren Tanrı, doğru yola sokmayıp suçlu durumda kıldığı insanları peygamberlere düşman yapmakla, yani çelişkili bir davranışta bulunmakla adeta övünür gibidir! Şimdi geliniz bu çelişmeli ayetlerin Kur’an’a alınış nedenlerini birliktearaştıralım. Muhammed, kendisini Mekke’de “peygamber” olarak ilan ettiği zaman -başta kendi yakın akrabaları olmak üzere- halktan kişilerin alay konusu olmuştu. Henüz yeterince güçlü olmadığı süre boyunca, kendisine muhalefet edenlere ve düşmanlık besleyenlere karşı pek bir şey yapamadığı için, gelmiş geçmiş her peygamberin düşmanları olduğunu söylemek işine gelmiştir. Daha önceki “peygamber”lerin, tıpkı kendisi gibi, kendi kavimlerinin düşmanlıklarına ve saldırılarına uğradıklarını anlatarak, kendi durumunu “olası” bir şeymişgibi gösterirdi. Fakat “peygamberlere” karşı düşmanlık besleyenlerin sınırsız bir güce sahip olmadıklarını ve bu nedenle “peygamberlere” zarar verecek yeterliliği anlatırdı. Örneğin, Tanrı’nın, Nuh’u, İbrahim’i, İsrail’i (Yakub’u) ve onların soyundan gelenleri doğru yola ulaştırdığını, fakat onların peşinden gelen kuşağın namazı bırakıp nefislerinin arzularına uyduklarını (örneğin, Meryem Suresi, ayet 59-60; Sad Suresi, ayet 45-47) ve peygamberine kafa tuttuklarını eklerdi. Fakat, kafa tutanların, peygamberlere üstün bir güce sahip oldukları
kanısına kapılmamaları için, “dostluk” ve “düşmanlık” gibi şeylerin Tanrı’dan gelme olduğunu belirtirdi. Bundan dolayıdır ki, insanlardan dilediğini peygamberlere düşman yapıp sonra onları cezalandıranın Tanrı olduğunu söylerdi. Furkan Suresi’ne, yukarıda değindiğimiz ayeti koyup Tanrı’nın şöylekonuştuğunu söylemiştir:

“(Ey Muhammed!) İşte biz böylece, her peygamber için suçlulardan düşmanlar peyda ettik. Hidayet verici ve yardımcı olarak Rab-bin yeter” (Furkan Suresi, ayet 31).

Bu amaçla Kur’an’a& koyduğu ayetlerden bir diğeri, yine yukarıda değindiğimiz gibi şöyledir:

“(Ey Muhammed!) Böylece biz, her peygambere insan ve cin (Ins-ü Cinn) şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar) aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak” (Enam Suresi, ayet 112-113).

Görülüyor ki, ahrete ve peygambere inanmayanların kalplerini çelen şeytandır. Şeytana bu işiyaptırtan Tanrı’dır ve Tanrı, şeytanın bu yaptıklarına engel olmamıştır. Daha başka bir deyimle, Tanrı, şeytanın bu kötülüğünü önleyebilecekken önlememiştir. Nitekim yukarıdaki ayette “…Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı” diye yazılı. Ve güya Tanrı, Muhammed’e, “…Sen onları iftiralarıyla baş başa bırak” diye öğütte bulunmuştur! Daha başka bir deyimle
Muhammed, kişilerin kendisine karşı düşmanlık besleyecek güçte olmadıklarını anlatmak için bu ayeti koymuş oluyor. Fakat, onlara karşı bir şey yapacak durumda olmadığı için, Tanrı’yı, “Sen onlara aldırış etine, onları bana bırak, ben haklarından gelirim” der gibi konuşur gösteriyor. Ancak, Muhammed’e hitaben, “(Ey Muhammed!) …Sen onları iftiralarıyia baş basa bırak” diyen, insanlara ve cinlere hitaben, “Ey insanlar ve cin toplulukları! Sizi hesaba çekmeye koyulacağım ilerde…” (Rahman Suresi, ayet 31-36) diye konuşan Tanrı, bir başka vesileyle bu söylediğinin tam tersini söylemekten ve örneğin “Peygamber”e karşı gelenlerin ya da düşmanlık besleyenlerin asılmalarını veya el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesini emretmekten geri kalmayacaktır. Verilecek örneklerden biri şu:

“Allah ve Resulüne karsı savaşanların ve Yeryüzünde bozgunculuk edenlerin cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya asılmaları, yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki rüsvaylığıdır. Onlar için ahrette de büyük azap vardır” (Maide Suresi, ayet 33).

Burada geçen “savaşanların” ya da “bozgunculuk edenlerin” deyimleri, en geniş anlamıyla Tanrı’ya ve Muhammed’e karşı düşmanlık besleyenleri, inkar yolunu seçenleri de kapsar niteliktedir. Yine bu doğrultuda olmak üz&KrKıranda. şu ayet var:

“Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla savaş (cihana bulun), onlara katı davran (sertlik göster). Varacakları yer cehennemdir. ..” (Tevbe Suresi, ayet 74; Tahrim Suresi, ayet 9).

Bu vesileyle tekrarlamalıyım ki, bütün bunlar, Muhammed’in kendi sözleridir. Henüz güçlü olmadığı ve aleyhinde konuşanlara karşı bir şey yapamadığı zamanlar, Tanrı’dan, “Sen onları iftiralarıyla baş başa bırak” şeklinde vahiy indiğini söylerken, iyice güçlendikten sonra bu aynı Tanrı’nın, “Onlara katı davran, el ve ayaklarını çaprazlama kestin vd…” şeklinde dehşet saçıcı hükümler gönderdiğini, Tanrı’ya ve Pey-gamber’e inanmayanların öldürülmelerini
emrettiğini bildirmiştir. Çünkü, artık “Peygamber”?, düşman olanları Tanrı’ya düşmanmış gibi gösterip kılıç yoluyla haklarından gelebilecek güçtedir. Bu nedenle Kur’an’a, yukarıda belirttiklerimizden başka, bir de, “Tanrı’nın düşmanlarının cezası ateştir…” (Fussilet Suresi, ayet 28) şeklinde ayetler koymuş, böylece anlatmak istemiştir ki, “Tanrı kimlere düşman ise, Peygamber de onlara düşmandır”, “Tanrı’nın düşmanları kimlerse, Peygamber’in de düşmanları onlardır” ve bu gibi insanlar öldürülmelidirler. Ve işte güçsüz durumdan güçlü duruma geçmek nedeniyle bütün bunları yaparken, birbiriyle çelişkili hükümlerin Kur’an’da, yer almasına neden olmuştur.

VI) Muhammed’in Kişisel Tutum ve Davranışlarından Doğma Çelişkiler (Bir Yandan “Alçakgönüllü “ymüş Gibi Görünürken, Diğer Yandan Aşın Şekilde Övünmesi Nedenlerine Dayalı Çelişmeler)

Kur’an’daki çelişmelerin birçoğu Muhammed’in kişisel tutum ve davranışlarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır ki, bunun ilginç örneklerinden biri, bazen alçakgönüllüymüş gibi görünmek isterken, bazen de aşın şekilde övünmekten kendisini alamamasıdır. Şu bakımdan ki, bir yandan “övülmenin” Tanrı’ya ait olup, Tanrı kullarının alçakgönüllü olmaları gerektiğini, Tanrı’nın alçakgönüllülükten hoşlandığını, “tevazu” gösterenleri yücelttiğini, yedi kat göklere kadar yükselttiğini söylerken, diğer yandan bu söyledikleriyle çelişmeye düşercesine kendi kendisine övgüler yağdırmıştır. O kadar ki, kendisini, gelmiş ve gelecek bütün insanların en şereflisi, en yücesi şeklinde göstermiş ve hatta Tanrı’nın kendisine salavat getirdiğinisöyleyecek kadar ileri gitmiştir.

Gerçekten de Muhammed, alçakgönüllülüğün en büyük bir “fazilet” sayıldığını, övülmenin Tanrı’ya özgü olduğunu, Tanrı’nın alçakgönüllülükten hoşlandığını ve örneğin, “.. .yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Allah kendisini beğenip övünen hiç kimseyi… sevmez” (Lokman Suresi, ayet 18) şeklinde ayetler indirdiğini, ayrıca “müminlere karsı alçakgönüllü bir toplum getireceğini” (Maide Suresi, ayet 54) haber verdiğini söylemiş ve “Ben asla böbürlenmem” diyerek alçakgönüllü olarak görünmeyi yeğlemiştir. Bu amaçla, ayrıca “…Tevazu insana ancak yücelik verir. Tevazu ediniz ki, Allah da size rahmet etsin”(5) demiş yada bu doğrultuda olmak üzere “… Allah tevazu göstereni de yüceltir”(6) ya da “…Kul tevazu edince Allah… onu yedi kat göklere kadar yükseltir”(7) ya da “Tevazu insana ancak yücelik getirir. Tevazu ediniz ki Allah… da size rahmet etsin “’(8) ya da “Hıristiyanların … İsa’yı övdükleri gibi övmeyin beni. Şunu biliniz ki, ben Allah’ın kuluyum. O halde bana ‘Allah’ın kulu ve Resulü deyin’…” diye konuşmuş ya da “Şu dünyada ben, bir ağacın altında bir süre gölgelenip sonra orayı terk eden bir yolcudan başkası değilim”(9) diyerek alçakgönüllülük timsaliymiş gibi görünmüştür. Ancak, hem doğuştan gelme bir itişle hem de kendisini Arap insanına “peygamber” olarak kabul ettirebilmek için övünmenin vazgeçilmez bir şey olduğunu düşünmüş olmalı ki, yukarıda söylediklerinin tam tersini yapmıştır; hem de “Ben böbürlenmem” derken, böbürlenerek! Örneğin, kendisini bütün insanların en şereflisi, en yücesi olarak göstermek üzere, “Gözünüzü açın, ben Allah’ın sevgilisiyim, bununla böbürlenmem… Allah nezdinde, gelmiş ve gelecek bütün insanların en şereflisi, en yücesi benim. Ben bununla da böbürlenmem”- derdi. Öte yandan Kur’an’a koyduğu pek çok ayetle Tanrı’nın kendisini her bakımdan yücelttiğini, şereflendirdiğini bildirmiştir. Bu ayetler arasında, kendisinin gelmiş ve geçmiş bütün “peygamberler” arasında en yüce ve en şerefli yeri işgal ettiğine, geleceğinin bütün “peygamberler” tarafından müjde lendiğine, başka “peygamberlere” tanınmayan niteliklerin kendisine tanındığına (örneğin bkz. Tevbe Suresi, ayet 128) ve kendisinin Tanrı sayesinde “mecnun” olmaktan uzak kılındığına, kendisi için bitip tükenmeyen “mükafatlar olduğuna dair (örneğin bkz. Kalem Suresi, ayet 1-6; Furkan Suresi, ayet 4-8, 10) ayetler yanında, Tanrı’nın kendisini hoşlandırmak üzere iş gördüğüne ve örneğin kıble yönünü Kabe’ye çevirdiğine .dair “…Ey Muhammed… şimdi seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz…” (Bakara Suresi, ayet 144) şeklinde ya da yüce bir ahlaka sahip olduğunun Tanrı tarafından açıklandığına dair “…Ve sen (Ey Muhammed!) elbette yüce bir ahlak üzeresin…” (Kalem Suresi, ayet 4) şeklinde olanlar vardır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de insanlığın (ve tüm insanların) var edilmesine kendisinin vesile olduğunu anlatmak üzere,
Tanrı’nın “Eğer sen olmasaydın, ey son peygamber (Muhammed!), ben bu varlıkları yaratmazdım”—diye konuştuğunu söylemekten ve nihayet Tanrı’yı, melekleriyle birlikte kendisine “salavat” getirdiğini eklemekten kendisini alamamıştır. Kur’an’a koyduğu ayet aynen şöyle:

“Şu bir gerçek ki Allah ve melekler o yüce nebi Muhammed’e salat ve selam ederler…” (Ahzab Suresi, ayet 56).

Muhammed, Tanrı’yı, tüm melekleriyle birlikte kendisine “salavat” getirirmiş gibi göstermekle, övünme hevesini sonsuza dek götürmüş gibidir. Bir yandan övünmenin kötü bir şey olduğunu ve övünmekten hoşlanmadığını söylerken, diğer yandan böylesine aşırı bir övünme yoluna başvurması, çelişki yaratma alanında bir hayli ileri gittiğinin kanıtıdır. Hemen ekleyelim ki, bütün bu çelişkili durumlar, “güçsüz” durumdan “güçlü” duruma geçmesiyle ilgilidir. Henüz güçsüzken alçak gönüllüymüş gibi hareket etmiş, fakat güçlendiği andan
itibaren “böbürlenme” yolunu seçmiştir, hem de her defasında, “Ben bununla da böbürlenmem” şeklindeki konuşarak.

Dipnotlar;
1)Bu satırları şu şekilde anlamak gerek: “Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olun ancak odur… hicret elini f kimse varsa hicreti (Tanrı’nın ve elcisinin rızasına değil) hicret nedeni olan niyete yöneliktir.
2)Bkz.. İlhan Arsel, Islama Göre Diğer Dinler. Kaynak Yayınları, birinci basını, istanbul. Mart 1999: İlhan Arsel, Kur’an’daki Kitaplılar, birinci basını, istanbul. Nisan 1999.
3)Elmalılı Hamdi Yazır, age. c.3. s.2031.
4)Elmalılı Hamdi Yazır, age. c.3, s.2032-2033.
5)İmanı Gazali, age, c.2, ş.732-733
6)İmam Gazali, age. c.3, s.720.
7)İmam Gazali, age, c.3. s.732
8) imam Gazali, uf;e. c.3, s.733
9 )İbn İshak, Kitab al-Mağazi; İbn Sa’d, Kirab ul-Tabakat.

Reklamlar