Kur’an’daki Çelişkilerin Gerçek Nedenleri Hakkında

Posted on 20 Aralık 2011

5



Kur’an’daki Çelişkilerin Gerçek Nedenleri Hakkında

Akılcı bir okuyuşla Kur’an’daki çelişkili hükümlerin varlığına tanık olanların kendi kendilerine soracakları bir soru vardır: “Tanrı’nın çelişkili bir dille ya da tutarsız bir mantıkla konuşabileceğini düşünmek mümkün olmadığına göre, çelişkilerle dolu bir kitabı Tanrı sözleri olarak kabul etmek mümkün olur mu? Eğer çelişkili hükümleri kapsayan bir kitabı Tanrı sözleri olarak kabul edecek olursak, bu takdirde Tanrı fikrini zedelemiş olmaz mıyız?” Bu tür bir soruyu yanıtlamak amacıyla Kur’an üzerinde inceleme yapacak olanlar pek muhtemelen şu sonuca yöneleceklerdir ki, Kur’an’daki çelişmelerin nedenlerini Tanrı’da değil, kitabı hazırlayanlarda, daha doğrusu Muhammed’in davranışlarında, mantığında veyaşam koşullarında aramak gerekir. Bu yapılacak olursa görülecektir ki, bir kısım çelişmeler onun günlük siyasetinin gereksinimlerini, kendi içinde bulunduğu koşullara uydurmaya çalışmasından; bir kısım çelişmeler güçsüz durumdan güçlü duruma geçmiş olmasından; bir kısım çelişmeler unutkanlığından; bir kısım çelişmeler uğradığı başarısızlıklarınbaşarısızlığı üstlenmek zorunda kalmış olacaktı; böyle bir durumda, çevresindekilerin “Bu nasıl peygamberdir ki. kendi amcasını bile Müslüman yapamaz?” şeklinde konuşmalarına neden yaratacak, mahcup durumda kalacaktı. Müslüman olmanın “özgür irade” işi olmadığını belirtmekle, bu sorumluluğu sırtından atmış olmayı, çıkarlarına uygun bir iş saymıştır.

Müslüman yapmaya çalışıp da yapamadığı diğer kişiler hakkında da Kur’an’ın yukarıdakine benzer ayetler koymaktan geri kalmamıştır. Örneğin, İslam olmak istemeyen al-Nadir İbn al Haris hakkında, “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir” (İbrahim Suresi, ayet 4) şeklinde ayet yerleştirmiştir. Yine bunun gibi Ümeyye b. Ebi’s-Salt (ya da Nu’man b. S ay fi er-Rahib) hakkında Tanrı’nın şöyle konuştuğunu bildirmiştir:

“Ey Muhammed!.. Dileseydik onu ayetlerimizle üstün kılardık… Durumu, üstüne vursan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin dununu gibidir” (Araf Suresi, ayet l.76).

Mekke döneminde daha henüz güçsüz bulunduğu için, zaman zaman kişileri kendi serbest iradelerine göre davranabilir ve bu davranışlarının sorumluluğunu yüklenebilirmiş gibi durumlarda bırakmayı, günlük siyasetinin ereksinimlerinden saymıştır. Eğer “Tanrı ve peygamber” buyruklarına uygun hareket edecek olurlarsa, cennetlere kavuşacaklarını, etmeyecek olurlarsa cehennemi boylayacaklarını anlatmayı, o an için işine gelir bulmuştur. Çünkü, bu ilk başlangıç döneminde taraftarlarının sayısı pek azdı; şiddet usulleriyle ve kılıç yoluyla insanlara hükmünü geçirebilecek yeterliliğe henüz erişmemişti/Bundan dolayıdır ki, kişileri, irade özgürlüğü dışındaki davranışlara sürüklemesi kolay olamazdı. Nitekim, Mekke döneminde (ya da Medine’ye yeni geçtiği zamanlarda) Kur’an’a koyduğu hükümler arasında, “Herkese islediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) ya da “Dileyen Rabbine giden yolu tutar…” (İnsan Suresi, ayet 29) ya da “Ayetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklardakalmış sağır ve dilsizlerdir…” (Enam Suresi, ayet 39) şeklinde, irade özgürlüğüne yer verirmiş gibi görünen buyruklar vardır.Aynı nitelikte olmak üzere “Kur’an olmayarak” yerleştirmeyi ihmal etmediği hükümler de (hadisler) vardır ki, bunlardan en çok bilineni Ömer b. Hattab’ın rivayetine dayalı şu hadistir:

“Amellerdin kıymeti) ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise, eline geçecek olan ancak odur. Artık nail olacağı bir dünya veya nikah edeceği bir kadından dolayı hicret etmiş kimse varsa, hicreti (Allah’ın ve Resulünün rızasına değil) sebeb-i hicreti olan şeye müntehidir. “(1)

Muhammed, bu tür buyrukları yerleştirerek, Mekke’den Medine’ye hicret (göç) etmek isteyenlerin, bu işi, Tanrı’nın ya da “Resulü”nün emriyle değil, kendi emriyle yapmış olacaklarını anlatmak istemiştir. Düşünmüştür ki, “cennet” nimetlerine konmak için, kişiler kendiliklerinden Medine’ye hicret edeceklerdir. Bu ve buna benzer hükümlerle şu kanıyı yaratmak istemiştir ki, kişi, kendi davranışlarının, kendi kararlarının sorumluluğunu yüklenmiştir: yani iyi bir iş yapmışsa, yaptığının karşılığını alır, kötü iş yapmışsa cezasına katlanır; kendi isteğiyle ve iradesiyle Müslüman olacaklarsa cennetlere gidecektir, olmazlarsa cehennem azabını göze almış demektir. Yukarıdaki hükümler (ve benzerleri) bu doğrultuda anlam taşır. Bununla beraber tekrar belirtelim ki, Mekke döneminde de, kişi iradesini hiçe sayan ve kişiye özgürlük bırakmayan, örneğin Müslüman olup olmamanın ya da Kur’an’ı anlayıp anlamamanın, kişi iradesine değil, doğrudan doğruya Tanrı iradesine bağlı bir şey olduğunu gösteren hükümler koymamış değildir. Bunlar arasında, “Kur’an’ı anlarlar diye (onların) kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk” (Enam Suresi, ayet 25); “Kur’an okunduğu zaman, seninle, ahrete inanmayanların arasına gizlice bir perde gereriz. Biz… Anlamamaları için gönüllerine perdeler gerer, kulaklarına ağırlık veririz ve sen Kur’an’da Rabbini bir olarak andın mı, yüz çevirirler, uzaklaşırlar senden” (İsra Suresi, ayet 45-46); “Allah kimidoğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse… kalbini far ve sıkıntılı kılar” (Enam Suresi, ayet 125) şeklinde olan ayetler vardır. Yani Müslüman olup olmamak kişilerin iradesine bağlı değil, Tanrı’nın iradesine bağlı bir şeydir; Tanrı, dilediği kimseyi Müslüman yapar, dilemediğini yapmaz; dilediğini saptırır dilediğini saptırmaz; dilediğine Kur’an’ı okuyup anlama olanağını verir, dilemediğinin de gönlüne perde serip kulaklarına ağırlık koyar ve böylece onun Kur’an’ı okumasına ya da anlamasına engel olur. Söylemeye gerek yoktur ki, “özgür” iradeyi yok sayan bu hükümlerle, “özgür irade”ye yer verir görünen yukarıdaki hükümler çelişki halindedirler.

Görülüyor ki, birinci Mekke dönemindeyken yapabildiği tek şey, cennet vaatleriyle, cehennem korkutmalarıyla ya da lanetlemelerle iş görmekti. İslami kabul edecek olanların cennete alınıp, oradaki güzel kızlara, yeşil ırmaklara, meyve ve şarap bolluklarına kavuşacaklarını anlatmak üzere, Kur’an a, “Şüphe yok ki çekinenlere bir kurtuluş… ve murada eriş var; bahçeler, üzümler ve memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar ve dopdolu kadeh…” (Nebe’ Suresi, ayet 29-38; Araf Suresi, ayet 42 vd…) şeklinde ayetler koyarken, kabul etmeyenlerin bütün bunlardan mahrum kalıp cehennem ateşinde yakılacaklarına dair hükümler eklerdi. Bu sayede, Mekke’nin genellikle en fakir, en cahil ve en basit insanlarından bazılarını, kendi yakın akrabalarından da bir iki kişiyi (örneğin, amcasının oğlu Ali ile kölesi Zeyd’i) kendisine inandırabilmişti. Peygamberliğini ilan edişinden iki yıl sonra Ebu Bekir’i ve biraz daha sonraki yıllarda da onun oğlu Abdurrahman’ı Müslüman edebilmişti. Bu kişilerin, İslami “özgür” irade yoluyla seçtiklerini söyleyip başkalarına örnek kılabilmek için Tanrı’dan, “Herkese islediklerinin karşılığı verilir” (Ah-kaf Suresi, ayet 19) şeklinde ayetler indiğini bildirmiştir. Ve sanmıştır ki, cehennem ateşinden korunmak ve cennet nimetlerine konmak hevesiyle, kişiler, tıpkı Ebu Bekir ve oğlu Abdurrahman gibi, kendiliklerinden İslam olacaklardır. Ancak, evdeki hesap çarşıya uymamış ve düşündüğü gibi olmamıştır. En yakın akrabaları arasından olup da, Mekke’nin ileri gelenlerinden sayılanların çoğu, örneğin Ebu Talib —ki amcasıdır ve kendisine babalık yapmıştır- ya da Ebu Leheb ve Ebu Cehl gibi kimseler Müslüman olmamışlardır; ona inanmamışlar, onu peygamber aymamışlardır. Amcası Ebu Talib bile, ona en büyük yakınlığı göstermiş, onu her türlü tehlikeye karşı korumuş olduğu halde İslam olmamış, putperest olarak kalmıştır. Onları Müslüman yapamamış olmak, Muhammed bakımından prestij yıkıcı bir başarısızlıktı. Ve işte bu başarısızlığının Mekkeliler arasında kendi aleyhine söylentiler yaratabileceğini ve bu söylentilerin kendi otoritesi bakımından tehlikeli olabileceğini düşünerek, Kur’an’a, Müslüman olup olmamanın Tanrı’nın dileğine, iradesine ve iznine bağlı olduğuna dair ayetler koymuştur. Yani anlatmak istemiştir ki, Tanrı, kişinin bir şeyi istemesini (ya da istememesini) dilediği zaman, kişi o şeyi ister ya da istemez.(2)Daha başka bir deyimle Müslüman olup olmamak özgür irade işi değildir; kişi, kendi dileğiyle, kendi iradesiyle Müslüman olamaz; meğer ki, Tanrı ona Müslüman olma dileğini vermiş olsun. Nitekim, Kur’an’da “Allah dileseydi puta tapmazlardı (müşrik olmazlardı…) (Enam Suresi, ayet 107) diye yazılıdır. Bu doğrultuda olarak Tanrı, kişileri şöyle konuşturtuyor:

“Hidayetiyle hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik…” (Araf Suresi, ayet 43).

“Neden Tanrı bütün kullarını hidayete eriştirip Müslüman yapmaz?” diye sorulacak olunursa, Muhammed, bunun cevabını Kur’an’a koyduğu ayetlerle şöyle veriyor: Çünkü, Tanrı cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine söz vermiştir (Secde Suresi, ayet 13) ve işte bu sözünü tutmak için insanlardan birçoğunu kafir kılıp cehenneme atar. Cehennemin dolup olmadığını anlamak için ikide bir cehenneme, “Döldün mu?” diye sorar. cehennemde ona, “(Hayır) Daha var mı?” der (Kaf Suresi, ayet 30). Bu nedenle Tanrı insanlardan bir kısmını kafir kılmaya devam. eder. Anlaşılan o ki, Ebu Talib bunlardan biridir; yani Tanrı ona, Müslüman olma istek ve dileğini vermemiş, onun “kafir” olarak canını almıştır. Muhammed, bununla beraber, amcasından gördüğü iyilikler nedeniyle, onun sadece topuklarına kadar cehennem ateşinde kavrulacağım, beyninin kaynayacağını bildirmiştir.(3) Daha sonraki bir tarih itibariyle (yani Medine’ye geçtikten sonra) kafir olarak ölenler için (akraba dahi olsalar) “mağfirette” bulunmanın yasaklandığına dair ayetler koyacaktır (Tevbe Suresi, ayet 113).

Görülüyor ki, Muhammed, Ebu Bekir’in Müslümanlığı kabul etmesi vesilesiyle Kur’an’a, “Herkese işlediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19) ya da “Dileyen Rabbine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) diyerek Müslüman olup olmamayı sanki kişinin istek ve iradesine bağlıymış gibi gösterirken, Müslümanlığı kabul etmeyen Ebu Talib’in tutumu karşısında, “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse… kalbini iyice daraltır…” (Enam Suresi, ayet 125; Kasas Suresi, ayet 56 vd…) şeklinde ayet koymuş, böylece çelişkili iki hükmün Kur’an’da yer almasına neden olmuştur.(4) Fakat, bütün bu çelişkilere neden olurken, bir de Tanrı’yı, hem bir yandan kişileri “kafir” yapan hem de diğer yandan “ceza/andıran”, yani haksızlık, adaletsizlik yaratan olarak göstermiş olmaktadır ki, bu da ayetlerin tümcelerinin tertipsiz bir şekilde düzenlemiş olmasındandır. Çünkü, yukarıdaki ayetlerden her biri, ayrıca kendi içlerinde, birbiriyle çelişmelidir. Örneğin, Enam Suresi’nin 125. ayetini tekrar okuyalım:

“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslama açar; kimi de saptırmak isterse… kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir” (Enam Suresi, ayet 125).

Görülüyor ki, burada, ilk iki tümceyle son tümce birbirleriyle çelişmekte; çünkü, Tanrı, dilediği gibi kişilerin kalbini daraltıp kafir yapmakta, yaptıktan sonra da onu cezalandırmaktadır. Aynı şeyi NahI Suresi’nin 93. ayetinde görmekteyiz:

“Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet kılardı; fakat o, dilediğim saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız” (NahI Suresi, ayet 93).

Burada anlatılan, Tanrı dilediğini doğru yola sokuyor, dilediğini saptırıyor, sonra da onları,, böyledirler diye sorumlu tutuyor. Zümer Suresi’ndeki şu ayet bir başka örnektir:

“Allah kimin gönlünü İslama açmışsa, o, Rabbinden bir nur üzerine olmaz mı? Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler… Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz” (Zümer Suresi, ayet 22-23).

Tanrı, bütün bu ayetlerde, birbirleriyle çelişen tümcelerle buyruklarda bulunmaktadır: zira, bir yandan “Ben dilediğimi saptırırım, doğru yoldan uzaklaştırırım” şeklinde konuşuyor, sonra da bu şekilde saptırmış olduklarına “Yaptıklarınızdan sorumlusunuz” diyor! Bir yandan “Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun…” diyor, diğer yandan kalpleri katılaştıranın yine kendisi olduğunu bildiriyor!

Yine bunun gibi Muhammed, Kur’an’a, “Sana ne kötülük gelirse ken-dindendir” (Nisa Suresi, ayet 79) ya da “İnananlar… işte cennetler onlaradır” (Araf Suresi, ayet 42) şeklinde ayetler koyarak, Müslümanlığı kabul edenlerin cennete, etmeyenlerin cehenneme gideceklerini bildirerek taraftar kazanacağını sanmış, fakat başarısız kalıp da çevresindekiler, “(Muhammed peygamber değil) büyülenmiş bir adamdır” (Enam Suresi, ayet 7) şeklinde konuşmaya başlayınca, sorumluluğu Tanrı’ya yüklemek üzere, “Allah düşseydi onları doğru yolda toplardı” (Enam Suresi, ayet 35) ya da “Allah kimi dilerse onu saptırır ve kimi dilerse de onu doğru yola koyar” (Enam Suresi, ayet 39) şeklinde ve biraz yukarıda belirttiğimiz hükümlerle çelişki yaratan ayetler koymuştur.

Yine bunun gibi, putlara tapmanın ve Tanrı’ya eş koşmanın “cehennemlik” bir şey olduğuna dair, Kur’an’a, “Allah’a ortak koşan kimse derin bir sapıklığa sapmış olur” (Nisa Suresi, ayet 116) ya da “Puta tapanlardan yüz çevir” (Enam Suresi, ayet 106) şeklinde ayetler(5) koymasına rağmen, henüz güçsüz olduğu dönemde kişileri puta tapma geleneğinden uzaklaştıramayacağını anlayınca, başarısızlığını örtmek üzere, bu kez, puta tapmanın Tanrı dileğine bağlı olduğunu bildirmiş ve Kur’an’a şu tür ayetler koymuştur:

“Allah dileseydi puta tapmazlardı” (Enam Suresi, ayet 107).

Yine aynı şekilde, Kur’an’a. inanıp inanmamanın kişilere kalmış bitiş olduğuna dair Kur’an’a ayetler koyarken, bu işin Tanrı’ya ait olduğunu bildiren ayetlere yer vermiştir. Bunun nedeni şudur: ilk zamanlar Mekkeli Araplara Kur’an’ı sunduğunda, bunun Tanrı sözleri olduğunu ve bu sözlere inanan kişilerin cennetlik olacaklarını söylemiş ve “Dileyen Rab-bine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) şeklinde ayetler koymuştur. Ancak, bu söylediklerine pek az kimse inanmıştı; bunlar genellikle Mekke’nin fakirleri ve düşkünleriydi; sırf cennete gitme hayaline kapılarak İslama girmişlerdi. Buna karşılık inanmayanlar pek çoktu; özellikle Kureyş’in ileri gelenleri, Muhammed’i, belli bir kitapla gönderilmiş bir peygamber olarak ciddiye almamışlar(6)Kur’an’ı Tanrı sözleri olarak tanımamışlardır; şöyle demişlerdir:

“Bu (Kur’an) öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” (Enam Suresi, ayet 25).

Böylece eski geleneklerine uyarak kendi ilahlarına tapmaya devam etmişlerdir.Muhammed’in Tanrı’dan geldiğini söylediği Kur’an’! dinlemek bile istememişlerdir. Ve işte onların bu şekildeki davranışlarına karşı Muhammed, Kur’an’a, “Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıkta kalmış sağır ve dilsizlerdir” (Enam Suresi, ayet 39) ya da “…zalimlerdir” (Enam Suresi, ayet 21) şeklinde ayetler koymuş, cehennem tehditleri sa-vurmuş, yine başarı sağlayamayınca, “Eğer onlar Kur’an’a inanmıyorlarsa, bunun nedeni Tanrı’dır; çünkü, Tanrı onların kalplerini kapamış, kulaklarım tıkamıştır” şeklinde şu tür ayetler koymuştur:

“Kur’an’ı anlarlar diye (onların) kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk” (Enam Suresi, ayet 25).

“Kur’an okunduğu zaman seninle ahrete inanmayanların arasına gizlice bir perde gereriz. Biz… anlamamaları için gönüllerine perdeler gerer, kulaklarına ağırlık veririz ve sen Kur’an’da Rabbini bir olarak andın mı, yüz çevirirler, uzaklaşırlar senden” (İsra Suresi ayet 45-46). Dikkat edileceği gibi bu ayetlerde, tehdit, korkutma var, fakat vuruşmalı saldırı işareti yok; çünkü, dediğimiz gibi Muhammed, o tarihlerde henüz güçsüz durumdadır; şiddet ve kılıç yoluyla insanları İslama sokmasına olanak yoktur. Böylece bir yandan “Dileyen Rab-bine giden yolu tutar” (İnsan Suresi, ayet 29) ya da “Sana ne kötülük gelirse kendilidendir” (NisaSuresi, ayet 79) diyerek ya da buna benzer ayetleri getirerek (7) kişileri, kendi eylemlerinden dolayı sorumlu kılmak isterken, yani Kur’an’] Tanrı sözleri saymanın ve okuyup anlamanın, kişi iradesine bağlı olduğunu söylerken, diğer yandan, bu söylediklerinin tam tersine, kişi iradesini hiçe sayar nitelikte olmak üzere, “Kur’an’ı anlamasınlar diye onların kalplerini perdeledik, kulaklarına ağırlık koyduk” (Enam Suresi, ayet 25) şeklinde ayetler koymaktan geri kalmamış, böylece çelişkili hükümlerin Kur’an’da yer almasına neden olmuştur. İrade özgürlüğü konusundaki çelişkiler doğrultusunda verilebilecek bir başka örnek, biraz yukarıda değindiğimiz gibi, Ebu Bekir ile oğlu Ab-durrahman’ın Müslüman olmaları olaylarıyla ilgilidir. Hatırlatalım ki, Ebu Bekir, Muhammed’in İslamiyeti yaymaya başlamasından iki yıl sonra Müslüman olmuştur. Olduktan sonra, oğlu Abdurrahman’ı da Müslüman yapmak istemiştir; yapabilmek için ona, eğer İslama girecek olursa, öldükten sonra dirilip cennetlere kavuşacağını söylemiştir. Ancak, Ab-durrahman, babasının ve anasının ısrarlarına rağmen İslami kabul etmemiş, direnmiştir. Hem de kendisini Müslüman yapmak istiyorlar diye onlara kafa tutmuş, güya “Öf, artık yeter!” şeklinde konuşmuştur. Hatta Kur’an’ın, masal kitabından başka bir şey olmadığını söyleyerek onlarla alay bile etmiştir. Onun bu direnişini gören Muhammed, Tanrı’nın gazabının, onun (ve onun gibilerin) üzerinde olduğunu öne sürerek, Kur’an’a şu ayeti koymuştur:

“Annesine, babasına ‘Öf ikinizden; benden önce nice nesiller gelip geçmişken beni tekrar diriltimemle ini tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimseye, anne ve babası… ‘Sana yazıklar olsun! inan, doğrusu Allah’ın sözü gerçektir’ dedikleri halde, ‘Bu Kur’an ötekilerin masallarından başka bir şey değildir’ diye cevap veren kimse gibiler, işte onlar … Allah’ın azap vaadinin aleyhlerinde gerçekleştiğe kimselerdir” (Ahkaf Suresi, ayet 17-18).

Fakat, az geçmeden Abdurrahman tutumunu değiştirip babasının yolundan gitmiş, İslam olmuştur: muhtemelen, cennetteki güzel hurilere kavuşmanın pek kötü bir şey olmadığını düşünmüş olmalıdır! Ve işte Muhammed, gerek Ebu Bekir’in ve gerek oğlu Abdurrah-man’m, kendiliklerinden Müslüman olduklarını öne sürerek, putperest Araplara aynı yolu seçmelerini bildirmiş ve İslam olacak olurlara mutlaka cennetlere gireceklerini söylemiş, Kur’an’a şu türayetler yerleştirmiştir:

“…İşlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır; herkese işlediklerinin karşılığı ödenir” (Ahkaf Suresi, ayet 19).

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür…” (Şûra Suresi, ayet 30).

“İşte orada herkes, dünyada yapmış olduğunu bulur” (Yunus Suresi, ayet 21-30, 52).

“işlediklerinden ötürü herkesin bir derecesi vardır. Herkese? işlediklerinin karşılığı ödenir. Kendilerine haksızlık yapılmaz,’ inkar edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara, ‘…Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız… yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz…” (Ahkaf Suresi, ayet 19-20).

 

Dikkat edilecek olursa, bu ayetler, irade özgürlüğüne yer veriyormuş kanısını yaratacak anlamdadır. Ancak, kişinin, kendi davranışlarının sorumlusu olarak, cennete ya da cehenneme gideceğine dair görünen bu hükümlere bakıp da, Muhammed’in irade özgürlüğünü tanıdığını sanmak yanlış olur. Tekrar edelim ki, bu hükümleri, o, genellikle henüz güçlü bulunmadığı birinci Mekke döneminde koymuş, cennet ve cehennem usulleriyle kişileri Müslümanyapmanın yollarını aramıştır Daha başka bir deyimle, onları, bu ilk başlangıç döneminde, sorumluluk duygusu içinde tutmuştur ki, cehennem azabından korksunlar ya da cennet hayalleriyle yoğrulsunlar da İslam olsunlar diye.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı gibi, Muhammed, İslami kendi dileği ve iradesiyle kabul eden Ebu Bekir (ve benzerleri) vesilesiyle doğru yola girmenin özgür irade işi olduğunu ve bu şekilde davrananların cennetlere kavuşacaklarını söylerken, İslama girmekten kaçınan Ebu Talib (ve benzerleri) vesilesiyle doğru yolu seçmenin özgür iradeye değil, Tanrı’nın dileğine bağlı bir iş olduğunu bildirmiştir.. Yine bunun gibi, Mekke döneminde henüz güçsüz olduğu için, kişileri, kendi iradelerine göre hareket özgürlüğü içerisinde bırakıcı nitelikte ayetler koyarken, Medine’ye geçip de güçlenince, irade özgürlüğünü kökünden yok edici ayetlere ağırlık vermiştir. Özellikle, “Müslüman” olmanın, kişi iradesine değil, esas itibariyle Tanrı iradesine bağlı olduğunu ve Tanrı iradesinin “cihat” (kılıç) yoluyla iş gördüğü temasını işlemeyi, kendi günlük siyasetinin gereksinimlerinden saymıştır. Şu bakımdan ki, Medine döneminde, çete saldırıları ve savaşlar sayesinde güçlenmeye ve bol miktarda ganimetler elde etmeye başlamıştı. Bu başarılardan yararlanmak ve ganimetlerden pay almak amacıyla, Araplardan pek çoğu .Müslüman olmaya başlamışlardı. Müslüman olanlar, “Biz Müslüman olduk” diyerek Muhammed’i minnet altına sokma yolunu tutmuşlardı; ikide bir onun başına bunu kakarlardı. Ve işte onların bu şekilde konuşarak kendisini minnet altında bırakmalarını önlemek üzere, Muhammed, onları Müslüman yapanın Tanrı olduğunu söylemiş ve Kur’an’a şu tür ayetler koymuştur:

“(Ey Muhammed!) Onlar İslama girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki, ‘Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın… Bilesiniz ki, sizi imana erdirdiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur” (Hucurat Suresi, ayet 17).(8)

Ve işte hep buna benzer nedenler yüzündendir ki, Muhammed, birbiriyle çelişkili ayetlerin Kur’an’da yer almasına neden olmuştur. Daha başka bir deyimle, irade özgürlüğüne yer verir görünürken ya da böyle bir özgürlüğü yok bilirken, hep kendi günlük siyasetinin gereksinimleri doğrultusunda iş görmüştür.

Dipnotlar;

1)Sahih-i…, Hadis No. l, c.I, s.I.

2)Elmalılı Haindi Yazır, age, c.7, s.5626 vd.

3)Sahih-i…, Hadis no. 665, c.4, s.533: ayrıca bkz. Sahih-i…, c.IO. s.54 vd.

4)Bunu yaparken Ebu Talib’i “Tanrı’nın hidayetine layık girmediği” kişiler arasına kalmaktan ve cehennemlik saymaktan geri kalmamıştır. Yukarıdaki ayete şunu koymuştur: “Al/alı dilediği kişiyi hidayette kılar. Ve o, hidayete layık (ilanları çok iyi bilir” (Kasas Suresi, ayet 56)’. Bu konuda bkz?. Sahih-i…. Hadis No. 1548-1549. c.IO. s.52-53.

5)Furkan Suresi, ayet 3; Tevbe Suresi, ayet 28. 114; Kasas Suresi, ayet 62-74; Nisa Suresi, ayet 50. 51. 116 vd…

6)Aralarında konuşurlarken “büyülenmiş bir adam” olduğunu düşünerek “Muhammed’e bir melek indirilmelideğil iniydi?” (Enam Suresi, ayet 7); “Rabbinden Muhammed’e bir belge indirilseydi ya”(Enam Suresi, ayet 37) dediklerini söylüyor Muhammed.

7)Ayrıca Rad Suresi’nde, “Allah:., gönlüyle kendisine yöne/enleri… doğru yola sevk eder” (Rad Suresi, ayet 27) diye yazılıdır.

8)Bu konuda bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, age. c.6, s.4467. 276

Reklamlar