Kur’an’daki Çelişkiler Ve Nedenleri (4)

Posted on 25 Kasım 2011

0



Kur’an’da Çelişki Olmadığını, Çelişkili Bir Mantıkla Öne Sürme Kurnazlığı!

Fransızlar, “Le coeur a sa raison, que la raison ne connait pas!” derler ki, “Kalbin kendine özgü bir mantığı vardır ki, mantık dahi onu tanımaz” anlamındadır. Kur’an’da çelişme bulunmadığı iddiasına sarılan İslamcılar, hani sanki bu yukarıdaki formülü doğrularcasma, kalp denen organın “iyi” ve “kötü” yönde belli bir görüş ve bilgilere sahip olduğunu, bu görüş ve bilgilerin oraya Tanrı tarafından konduğunu ve işte kalbin bunlardan birine doğru eğilim göstermesiyle, kişinin “doğru yola” ya da aksine “sapıklığa” sürüklendiğini söylerler. Hani sanki kalp denen şey, “aklın” görevini üstlenmiş gibidir ve bu niteliğiyle “iyi” ya da “kötü” olandan birini seçmektedir ya da “akıl” denen şey, insandaki beş duyunun algılarının varıp dayandığı algılama yolunu aydınlatmaktadır.(1)

Şeriatçılar, bu görüşü açıklığa kavuşturmak amacıyla, Enam Suresi’nin 125. ayetini örnek alırlar. Birçok kez belirttiğimiz gibi, bu ayet aynen şöyledir:

“Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar. Kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları, küfür bataklığında bırakır” (Enam Suresi, ayet 125).

Dikkat edileceği gibi, bu ayetin tümceleri çelişmeyle doludur: Tanrı, dilediğini Müslüman, dilediğini de saptırıp kafir yapıyor ve kafir yaptığını küfür bataklığına sokuyor! Yani kişiyi kafir yapan da Tanrı’dır, “kafir”dirler diye küfür bataklığında bırakan da odur. Ve işte bu çelişmeyi örtbas edebilmek için, Fahruddin Razi gibi yorumcular şöyle derler: “Tanrı insanın kalbinde, hem “iman”m iyi hem de  “imansızlığın” kötü bir şey olduğuna dair görüş ve bilgiler yaratır. Bu ikisinden birini seçmek kalbin işidir. Daha başka bir deyimle, Tanrı, “insanda iman olmasını ‘murat’ ettiği zaman, onun kalbinde buna ilişkin eğilim oluşturup güçlendirir. Tersini murat ettiği zaman da tersini yapar”. (2) Ve işte güya kalp, bu iki eğilimden “doğru” olanı, yani İslama yönelik olanı seçtiği zaman, kendi yararına iş görmüş olur; aksini yaptığı zaman ise, kendisi için kötü olur. Daha başka bir deyimle, İslamcılara göre, eğer kalp “geçerli bir akla” sahipse iman yolunu seçer; sahip değilse, Tanrı’nın gösterdiğini anlayamayacağı için “inanmaz”. Söylemeye gerek yoktur ki, bütün bu laf cambazlıklarının altında, kalbin kendine göre ve kendisinin de anlayamayacağı bir mantığı bulunduğu safsataları yatar. Daha başka bir deyimle, şeriatçılar, Kur’an’da çelişki olmadığını, çelişkili bir mantıkla kanıtlama yolunu seçmişlerdir. Enam Suresi’nin yukarıdaki ayeti vesilesiyle öne sürdükleri görüşlerin safsata olduğunu ortaya koyan olaylar vardır ki, bunlardan biri, ilerideki sayfalarda ele alacağımız Ebu Talib olayıdır. Çünkü, İslam kaynaklarının bildirmesine göre, bu ayet, Ebu Talib’le ilgili olarak, daha doğrusu onun ölümü sırasında konmuştur. Daha önce değinmiş olmakla beraber tekrar belirtelim ki, Ebu Talib, Muhammed’in amcalarından biri olup, onu kendi oğlu gibi yetiştiren bir kimseydi. Kureyş’in ileri gelenlerinden biri olduğu için, Muhammed onu Müslüman yapmak için çok uğraşmıştır. Ebu Talib ölüm döşeğindeyken, onun başucuna giderek Müslüman olması için çok yalvarmış, fakat başarı sağlayamamıştır. Sağlayamayınca, çevresindekilere karşı kendisini temize çıkarmak üzere sorumluluğu Tanrı’ya yüklemiş ve “Tanrı dilediğini İslama sokar, dilediğini sokmaz” şeklindeki ayeti Kur’an’a yerleştirmiştir. Yani demek istemiştir ki, Ebu Talib’in İslam olmadan ölmesini Tanrı istemiştir! Bu doğrultuda olmak üzere Kur’an’a. koyduğu ayetler arasında, Tanrı’nın “iman” denen şeyi insanın kalbine süslü (sevimli) bir şekilde yerleştirip, onu insana sevdirdiğini (örneğin, Mücadele Suresi, ayet 22) ya da aksini yapıp insanların kalplerini mühürlediğini, kulaklarını perdelediğini (Bakara Suresi, ayet 6-7; Nahl Suresi, ayet 106-109; Casiye Suresi, ayet 23 vd…) ve “Ey Muhammed! Tanrı dilese nenin kalbini de mühürler…” (Şûra Suresi, ayet 24) dediğini yansıtanlar vardır. öte yandan, yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, dilediğini doğru yola soktuğunu anlatmak üzere şöyle demiştir:

“(Ey Muhammed!… (Taun) seni yetim bulup barındırmadı mı? Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi? Seni fakir bulup zengin etmedi mi?..” (Duha Suresi, ayet 6-8).

Yine bunun gibi, Tanrı, iman etmek konusunda tereddüt eden kimseleri, dilediği zaman inandırma yoluna gitmiştir. Örneğin, Kur’an’da İbrahim’in, Tanrı’ya inanmak konusunda tereddüt gösterdiği, tereddüdünü gidermek için ondan “ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!”.diye mucize beklediği, bunun üzerine Tanrı’nın, “(Sen) Bana inanmadın mı?” demekle beraber mucize gösterme yoluna gittiği yazılıdır (Bakara Suresi, ayet 260). Yine bunun gibi İsa’nın havarilerinin de, Tanrı’ya inanabilmek için, “Ey Meryem oğlu Isa, Rabbin bize gökten donatılmış bir sofra indirebilir mi?” diye Tanrı’dan mucize bekledikleri ve Tanrı’nın da onları inandırmak için gökten sofra indirdiği yazılıdır (Maide Suresi, ayet 111-115).

Muhammed’in Kur’an olarak ve Kur’an olmayarak ortaya koyduğu yukarıdakilere benzer hükümlerden anlaşılan şu ki, kişileri dilediği gibi doğru yola sokan ya da saptıran ne akıldır ne de kalptir; sadece ve sadece Tanrı’dır. Ve Tanrı, yine Muhammed’in söylemesine göre, doğru yola soktuklarını mükafatlandırmakta, saptırdıklarını da azaba sokmaktadır. “Nereden geliyor bu çelişki?” diye sorulacak olursa, cevabını aşağıda özetleyeceğiz.

Dipnotlar;

1) Bu konuda bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınlan, İstanbul, 1994, c.l,s.295

2)Fahruddin Razi’den bu alıntı için bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi. Kaynak Yayınları, istanbul,1994, c.l, s.308.

Reklamlar