Kur’an’daki Çelişkiler Ve Nedenleri (2)

Posted on 23 Kasım 2011

2



İslamın Daha İlk Başlarında Göze Batar Olmuştur

İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, Kur’an’daki çelişkiler, İslamın daha ilk anlarından itibaren fark edilir olmuştur. O kadar ki, Muhammed’in verdiği emirlerin birbirini tutmaması ve örneğin bir gün “helal” bilip izin verdiği şeyi, bir başka gün “haram” sayması ya da yasaklaması, çevrede dedikodu konusu olmuştur. Birtakım kişiler açıkça şöyle konuşmaya başlamışlardır: “Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alay ediyor.” Bunu söylerlerken Muhammed’i “iftiracı” olarak tanımlamışlardır.(1) Muhammed, o dönemde henüz güçlü durumda olmadığı ve bu nedenle bu gibi kişilere karşı şiddet yoluna başvuramayacağını bildiği için, buyrukların Tanrı tarafından konup, gerektiğinde Tanrı tarafından kaldırıldığına dair Kur’an’a ayetler koymuştur. Bunlardan biri şöyledir:

“Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman —ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- ‘Sen ancak bir iftiracısın’ dediler…”(Nahl Suresi, ayet 101).

Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir ayet, hani sanki Tanrı yanlış hüküm indirirmiş de, bir başka hükümle bu yanlışlığı giderirmiş gibi bir tanıma sokmak bakımından daha da olumsuz bir sonuç yaratmaktadır. Muhammed, giderek güçlendikten sonra, yumuşak tutumunu değiştirmiş ve kendisi hakkında “bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alay ediyor” şeklinde konuşanların hakkından gelmesini bilmiştir.

Bundan dolayıdır ki, Muhammed’in hayatta bulunduğu süre boyunca, hiç kimse Kur’an’da ki çelişkileri ortaya koymak cesaretini gösterememiştir. Fakat, onun ölümünden hemen sonra, çelişkiler ve tutarsızlıklar şeriat uygulayıcılarını bir hayli uğraştırmış ve güç durumlarda bırakmıştır. Örneğin, Ashab-ı Kiram bu yüzden pek çok sorunu çözümleyememiş, çoğu zaman çaresizlik içinde bocalamıştır. İlerideki bölümlerde, çelişkilerin yarattığı kötü sonuçları belirtirken göreceğiz ki, Halife Osman b. Aftan bile, Kur’an’daki iki ayetin birbiriyle çatışır olması yüzünden belli konularda fetva verememiş ve çoğu zaman işi askıya alıp geciktirmek (talik etmek) zorunluluğunda kalmıştır. Örneğin, bir kez kendisine iki kardeşin “mülk-i yeminde” birlikte yemin edip edemeyecekleri sorulmuş, o da, “Ne bileyim? Bunu bir ayet helal, öbür ayet de haram kılmıştır” diyerek soruyu cevapsız bırakmıştır. Yine bunun gibi, Kur’an bilgisine sahip ünlülerden Abdullah b. Amr’e, pazartesi günleri oruç tutmayı “nezreden” (kendi kendine adamış olan) bir kimsenin, “nezir” günü bayram gününe rastlayacak olursa, ne yapacağı sorulmuş, o da, “Ne bileyim? Bir tarafta Allah nezrin yerine getirilmesini emrediyor, öbür tarafta da Resulullah bayram günü oruç tutmayı yasak etmiştir” diyerek fetva vermekten çekinmiştir.(2)

Çelişkilerin yarattığı sakıncalar sadece bu bakımdan değil, ileride ayrıca belirteceğimiz gibi, insan beynini tutarlı ve mantıklı şekilde düşünemez, işleyemez ve gelişemez hale getirmek bakımından ortaya çıkmıştır. İslam ülkelerinde fikirsel, sosyal ve siyasal alanlarda geri kalmışlığın nedenlerinden biri de budur.

Kur’an’da Çelişme Olmadığına Dair İslamcıların Öne Sürdükleri İddialar Ve bu İddialardaki Geçersizlikler

İslamcılar, Kur’an’da hiçbir çelişki, hiçbir tutarsızlık ya da uyumsuzluk bulunmadığı gibi “onun anlattığı teferruatta da zerre kadar uygunsuzluk olmadığı” iddiasındadırlar. Kur’an’daki sözlerin içerdiği anlam, hüküm ve haberlerde tam bir tutarlılık, bütünlük, sıhhat ve uyum bulunduğunu savunurlar. İnsanların söyledikleri sözlerde çelişme ve tutarsızlık bulunabileceğini, fakat Tanrı sözlerinde asla böyle bir şey olamayacağını tekrarlarlar. İddialarını kanıtlayabilmek için, bu kitabın doğrudan doğruya Tanrı’dan gelme ve Tanrı’nın sözleri olduğunu söylerler; bu söylediklerini Kur’an’dan ayetlerle kanıtlamaya çalışırlar ki, bunlardan biri şöyledir:

“Hala Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler nü? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı” (Nisa Suresi, ayet 82).

Kur’an’da tutarsızlık ve çelişme diye bir şey olmadığını iddia ederlerken, diğer dinlerin “kutsal” sayılan kitaplarında, örneğin İncil’de “uyumsuzluklar”, “çelişkiler” bulunduğunu öne sürerler.(3) Daha başka bir deyimle, şeriatçılar, Kur’an da “çelişme” olabileceği ihtimaline yer vermezler; olsa olsa, “Bize göre çelişme vardır, Tanrı’ya göre yoktur” deyip işin içinden çıkarlar ya da “Akıl ile vahyin çelişir gibi görünmesine, insanın inadı ve aceleciliği neden teşkil etmektedir…” diyerek, suçu insanın “sabırsız” ve “cahil” oluşunda ararlar. Bunu ya-parlarken, kişiyi “vahiy önünde teslimiyete”, yani “imancılığa” çağırırlar ve aklın Kur’an rehberliğinde iş görmesi gereğine sarılırlar. Aslında onların bu tutumu, akılcı düşünceyi önlemeye yönelik bir kurnazlıktan başka bir şey değildir. Fakat, onlar bu kurnazlığı, “Bu teslimiyet, aklın mahkûmiyeti değil, sınırlan içinde ve aceleye düşmeden faaliyet göstermesidir” şeklindeki bir cambazlıkla gizlemesini bilirler. Şeriat verileriyle ve şeriatçı ruhla yetişmiş oldukları için, onların bu tutumunu doğal bir sonuç gibi kabul etmek gerekir. Çünkü, bir kere şeriatçılar, Kur’an’ın “Tanrı sözleri” olduğuna ve “Arapça olarak Muhammed’e vahyedildiğine” inanmışlardır. İnanmalarının nedeni, bunun böyle olduğunun kendilerine Kur’an ayetleriyle öğretilmiş olmasındandır; örneğin, Nisa Suresi’nde, “(Kur’an) Allah katından başta bir yerden gelseydi, onda birbirini tutmaz birçok şey bulurlardı” (Nisa Suresi, ayet 82) diye yazılıdır. Bakara Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen… kitaptır…” (Bakara Suresi, ayet 2-4); “…(Allah) Kur’an’ı…inananlara müjdeci olarak senin (Muhammed’in) kalbine indirmiştir” (Bakara Suresi, ayet 97). Meryem Suresi’nde şu ayet vardır: “Ey Muhammed! Biz Kur’an’ı… senin dilinde indirerek kolaylaştırdık” (Meryem Suresi, ayet 97; ayrıca bkz. Taha  Suresi, ayet 113). Benzeri hükümler kitap boyunca sıralanmıştır. Kuşkusuz ki, Kur’an’ı Tanrı’nın ağzından çıkmış sözler olarak kabul edenler için, “Kur’an’da çelişki vardır”, demek söz konusu değildir.

Bundan başka, bir de Kur’an’da, Kur’an’ın Muhammed tarafından “uydurulmadığını”açıklayan ve “uydurdu” diyenlere tehditler savuran ayetler vardır. Muhammed bu tehditleri, Kur’an’ın Tanrı’dan gelmediğini söyleyenlere yöneltmişti. Çünkü, inanmayanlar ve özellikle Yahudiler ve Hıristiyanlar, onun, Tevrat’tan ve İncil’den öğrendiklerini sanki kendisine Tanrı’dan gönderilmiş şeyler gibi gösterdiğini, dolayısıyla Kur’an’ın Tanrı yapısı değil, insan yapısı bir şey olduğunu söylerlerdi. Hatice’nin kervanlarını Suriye’ye götürmek için yaptığı seyahatler sırasında, Muhammed’in orada rastladığı bir papaz’dan incil hakkında bilgiler aldığını ve bunları Tanrı’dan kendisine vahyolunmuş gibi gösterdiğini ileri sürerlerdi. İşte onları susturmak için Muhammed, Tanrı’nın şöyle dediğini söylerdi:

“Andolsun ki, ‘Muhammed’e elbette bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kur’an ise fasih Arapçadır” (Nahl Suresi, ayet 103).

Söylerken de, Kur’an’ın çelişmeli ve tutarsız hükümler kapsamadığını belirtir, örneğin, biraz önce değindiğimiz gibi,”.. .(Kur’an) Allah katından başka bir yerden gelseydi, onda birbirini tutmaz birçok şey bulurlardı “ (Nisa Suresi, ayet 82) şeklinde ayetler yerleştirirdi. İleride ayrıca göreceğimiz gibi, Muhammed, bu ayetleri koyarken, Müslüman kişiyi Kur’an’daki çelişkilere adeta hazırlamış gibidir Daha doğrusu istemiştir ki, Müslüman kişiler, Tanrı’dan çelişkili bir şey gelemeyeceğine inanmış olsunlar.Öte yandan yine istemiştir ki, Müslüman kişiler, ayetlerin “çelişkili” olabileceği konusu üzerinde hiç durmasınlar; yani “çelişkili” gördükleri ayetleri birbirleriyle karşılaştırıp kuşkuya düşmesinler ya da tekzibe girişmesinler. Nitekim Taberani’nin Abdullah b. Ömer’den rivayetine göre Muhammed şöyle demiştir:

“Kur’an’ı birbirine vurmayınız; onun ayetlerini karşılaştırmakla tekzibe kalkışmayınız; onun ayetleri birbirini tasdik eder. O (yedi) vücuh üzere nazil olmuştur. “(4)

Bundan dolayıdır ki, Müslüman kişi için iran’daki çelişkileri keşfedip ortaya çıkarma olasılığı yoktur. Nitekim, şeriat eğitiminden geçmiş kişinin beyni bu yukarıdaki buyruklarla öylesine yoğrulmuştur ki, biraz yukarıda değindiğimiz gibi, çelişmenin “çelişme” ya da tutarsızlığın “tutarsızlık” olduğunu fark etmez. Fark etse bile, bunu bilmezlikten gelir ve örneğin, “Çelişmeler bize göredir; Tanrı’ya ve Peygamber ‘e göre değildir” diyerek, sanki bütün kusur kendi yetersizliğindeymiş gibi bir davranışa yönelir. Bütün bunlar bir yana, şeriatçının başvurduğu bir kurnazlık daha vardır ki, o da, Kur’an’da çelişkileri, sanki fikir özgürlüğüne yer veren şeylermiş gibi göstermektir. Bu konuyu biraz ileride “muhkem” ve “mü-teşabih” ayetler konusunu incelerken tekrar ele alacağız. Fakat, şimdilik şunu hatırlatalım ki, Kur’an’daki çelişkiler konusunda şeriatçının izlediği kurnaz siyaset, Kur’an üzerinde tartışma olasılığına, hele ayetlerin birbirleriyle karşılaştırılmasına asla fırsat bırakmamaktır. Bunu sağlamak üzere yaptığı ilk şey, Muhammed’in, biraz yukarıda belirttiğimiz şu sözlerine sarılmaktır:

“Kur’an’ı birbirine vurmayınız; onun ayetlerini karşılaştırmakla tekzibe kalkmayınız. “(5)

Bunu yaparken, bir at Kur’an ayetlerinden bazılarının  “kesin”,bazılarının da “şüpheli” (“müteşabih”) ayetler.olduğunu ve bunların anlamının gizli tutulduğunu ileri sürmekten geri kalmaz.(6)Biraz ileride, Kur’an’da çelişmelerin nedenlerini açıklayacağız ve göreceğiz ki, bu çelişmeler, genellikle, Muhammed’in yaşam gereksinimlerinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, şeriatçı çevreler bunu bilmezler; genellikle çelişmelerin gerçek nedenlerinden habersizdirler; haberli olsalar bile, bu nedenlerin bilinmesini istemezler, 1400 yıl boyunca yalan siyasetini her alanda olduğu gibi bu alanda da sürdürmüşlerdir.

Şeriatçılar, Kur’an’da Çelişki Yokmuş Kanısını Yaratmak Amacıyla, Bazı Ayetlerin, Bazı Ayetler Tarafından İlga Edildiğini Öne Sürerler; Oysa Ki, Bu Tür İddialar, Kur’an’daki Çelişkili Durumu Gidermek Şöyle Dursun, Tanrı’nın Yanılmazlığı Fikrini Zedelemekten Başka Bir İşe Yaramaz

Yukarıda değindiğimiz gibi, şeriatçılara göre, Kur’an’da çelişme diye bir şey “yoktur” ve “olamaz”’, çünkü, “Kur’an Tanrı sözleridir ve Tanrı çelişmeli şekilde konuşmaz.”. Bu nedenle, “Kur’an’da çelişme ya da tutarsızlık vardır” diyenleri Tanrı’ya küfür savurmakla suçlarlar. Oysa Kur’an’da çelişki olduğu ortadadır ve bunun birçok örneğinden bazılarını yukarıda gördük; ilerdeki bölümlerde daha da göreceğiz. Fakat, şeriatçılar, Kur’an’da çelişki yokmuş kanısını yerleştirmek üzere, bir yandan yukarıdaki şekilde konuşurken, diğer yandan başka bir taktiğe başvururlar ki, o da, bazı ayetlerin, diğer bazı ayetlerle ortadan kaldırıldığını öne sürmektir. Böylece çelişkili nitelikte ayet bulunamadığı kanısını yaratmak isterler. Yani onların söylemelerine göre, Kur’an’da, hem “geçerli” hem de “geçersiz” ayetler vardır; “geçersiz” ayetler Tanrı tarafından ortadan kaldırılmış olan ayetlerdir. Ve işte güya bundan dolayıdır ki, ayetler arasında çelişme olduğu görüntüsü bulunmaktadır. Dayanak olarak da, Tanrı’nın bunu açıkça bildirdiğini ve “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir-…” (Nahl Suresi, ayet 101) şeklinde ayetler indirdiğini öne sürerler. Oysa, bu ayet, Muhammed’in günlük siyasetinin bir sonucu olmak üzere, yine onun tarafından konmuştur! Şu bakımdan ki, biraz yukarıda da belirttiğimiz gibi, Muhammed, birbirine ters düşen buyruklarla taraftarlarını şaşkına çevirdiği zaman, bazı kişiler Muhammed’i “iftiracı” olarak suçlamışlar ve şöyle konuşmaya başlamışlardır:

 “Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alay ediyor.”Ve işte onların bu şekildeki konuşmalarına karşı ‘Muhammed, Tanrı’nın çelişkili şekilde buyruk göndermediğini, sadece bir ayeti bir başka ayetle değiştirdiğini söylemiş ve Kur’an’a şu ayeti koymuştur: “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman ~ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- (onlar) ‘Sen ancak bir iftiracısın’ dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler…” (Nahl Suresi, ayet 101). (7)

Böylece Tanrı’nın, zamana, şartlara ve ihtiyaca göre iş gördüğünü anlatmak istemiştir. Ve işte Kur’an’da, çelişme olmadığını öne sürenler, Muhammed’in bu mantığına sarılarak Tanrı’yı bir doktora benzetirler; nasıl ki doktor, hastasının ilacını onun sağlık durumuna göre değiştirir ise, Tanrı’nın da öyle yaptığını öne sürerler ve şöyle derler:

“(Ayetleri) Nesh ve değiştirme, kulların maslahatına, ihtiyaçlarına göre Allah’ın bir lütfü olarak gerçekleşir. Bu durum, bir doktorun hastasına, tedavisinin seyri boyunca bir ilaç vermişken, değiştirip başka bir ilaç vermesine benzer…”

Görülüyor ki, şeriatçılar,  “Yaratan” ve “Hiçbir zaman ve hiçbir. şekilde yanılmayan”, “Her gizli şeyi önceden bilen “ olarak tanımladıkları Tanrı’yı, “fani” ve “yaratma gücü olmayan” ve üstelik “yanılabilir” bir insana (doktora) benzetmekle, Tanrı fikrini zedelediklerinin farkında değillerdir. Söylemeye gerek yoktur ki, bir doktor, sınırlı bilgiye sahip olduğu için, tedavi etmekte olduğu hastasına isabetli şekilde ilaç vermemiş olabilir; bu nedenle verdiği ilacı değiştirip onun yerine bir başka ilaç verebilir. Oysa Muhammed’in tanımladığı Tanrı bakımından durum başkadır; çünkü, onun tanımına göre Tanrı, hiçbir konuda ve hiçbir şekilde “yanılmayan” bir “Yaratan”dır; yaptığı işin sonucunu önceden hesaplayan bir Tanrı’dır; üstelik yarattığı her şeyin kaderini oluşturandır. Yanılmayan bir Tanrı’nın, yanılgıya kapılarak ayet koyabileceğini ve sonra “yanıldım” diyerek bunu bir başka ayetle değiştirebileceğini ya da  “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman…” (Nahl Suresi, ayet 101) diyebileceğini düşünmek, Tanrı’yı insan şeklinde bir “yaratık” olarak kabul etmek olur ki, bu da Tanrı fikrini reddetmek ve küçümsemek anlamına gelir.

Kaldı ki, “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman…” (Nahl Suresi, ayet 101) şeklindeki ayeti, Muhammed, kendi çıkarlarına ve günlük siyasetindeki gelişmelere göre verdiği buyruklar arasındaki çelişkiler nedeniyle Kur’an’a. koymuştur. Şu bakımdan ki, bu buyruklar, çoğu zaman birbiriyle çatışır nitelikte şeylerdi. Örneğin, bir gün emrettiği bir şeyi. bir başka gün yasakladığı olurdu. İçki yasağı bunun ilginç örneklerinden biridir. Şarap içimine önce izin vermişken (Nahl Suresi, ayet 67) daha sonra bu izni kısıtlamış (Bakara Suresi, ayet 219; Nisa Suresi, ayet 43) ve nihayet şarap içimini bütün bütün yasaklamıştır (Maide Suresi, ayet 90). İçkiyi kesin olarak yasaklamasının nedeni, içkili kişilerin kendisine kafa tutabilir olduğunu, bu nedenle otoritesinin sarsılabileceğini görmüş ve anlamış olmasındandır.(8)

Yine bunun gibi kıble yönünü Kudüs’e (Beyt-i Makdis’e) çevirmişken, daha sonra tekrar Mekke’ye (Mescid-i Haram’a, yani Kabe’ye) yöneltmiştir. Kıbleyi Kudüs yönüne çevirmesinin nedeni Yahudileri kendisine çekmekti; fakat onları kazanamayacağını anlayınca kıbleyi tekrar Mekke yönüne çevirmiştir (Bakara Suresi, ayet 115, 142-145). Yine aynı şekilde, henüz güçsüz durumda olduğu dönemde savaş ve saldırıya izin vermezken, güçlendikten sonra taraftarlarını savaşlara sürüklemiştir. Ve işte bundan dolayıdır ki, kendisine karşıt olanlar, “Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alay ediyor” şeklinde konuşarak onu güç durumda bırakmaya çalışmışlardır. Muhammed, onları susturmak için, buyrukların Tanrı’dan geldiğini ve ayetleri değiştirenin Tanrı olduğunu belirterek, Kur’an’a, yukarıda belirttiğimiz, “Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- (onlar) ‘Sen ancak bir iftiracısın’ dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler…” (Nahl Suresi, ayet 101) şeklindeki ayeti koymuştur.

Muhammed, Kur’an’da çelişki yokmuş kanısını pekiştirmek üzere, ayetlerin Tanrı tarafından konup Tanrı tarafından kaldırıldığını (ilga edildiğini) ya da başka ayetlerle değiştirildiğini söylerken, kaldırılan (ılga edilen) ayetlerin üç çeşit olduğunu bildirmiştir: Bunlardan bir kışını metni ve anlamı ilga edilen ayetlerdir ki, bunlar arasında Malik İbn Enes’in söylemesine göre, Tevbe Suresi’ne konup da, sonra çıkarılan şu ayet vardır:

 “Eğer Adem’in bir oğluna altından iki nehir verilmiş olsaydı, üçüncüye tamah ederdi; üç altın nehir verilseydi, dördüncüye tamah ederdi; (bu nedenle) onun midesi sadece toz ile doldurulacaktır. Tanrı onu tövbekar yapacaktır.”

Bu konuda bir başka örnek olarak Abdullah İbn Mes’ud’un sözleri hatırlatılır; güya Muhammed, Tanrı’dan vahiy geldi diyerek ona bir ayet yazdırmış, fakat ertesi gün Abdullah bu ayeti yerinde bulamayınca Muhammed’e ne olduğunu sormuş, Muhammed de ayetin aynı gece ilga edildiğini söylemiştir! (9)İlga edildiği öne sürülen ikinci kısım ayetler, metni ilga edilip de anlamı kalanlardır ki, bunlar arasında “recm” ayetleri vardır. Ömer bin Hattab’ın söylemesine göre, güya Muhammed’in hayatta olduğu süre boyunca, zina edenin taşlanarak öldürülmesine dair ayet varmış ve bu ayet şöyleymiş:

 “Eğer bir erkek ile bir kadın zina ederlerse, her ikisi de taşlanarak öldürülmelidir; bu Tanrı tarafından emredilen bir cezadır…”

Fakat, Muhammed’in ölümünden sonra ayetin metni bulunamamış, bu nedenle sadece anlamı kalmış imiş. (10)Nihayet üçüncü bir grup olarak, anlamı ilga edilip de metni kalan ayetler vardır ki, bunlar, yine güya, 63 sureye yayılmış olup, sayıları 225’tir. Aralarında kıblenin Kudüs yönüne doğru olduğuna dair olanları vardır.(11)

Yine tekrar edelim ki, Kur’an’daki bazı ayetlerin, diğer bazı ayetlerle ortadan kaldırıldığı doğrudur; fakat bu eylemler, Muhammed’in kendi günlük siyasetinin sonuçlan olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin, Medine’ye göç (hicret) ettikten az sonra, Yahudileri kazanmak, kendisine inandırmak, için, kıble yönünü Kudüs yapmış ve Kur’an a., “Doğu ve Batı Allah’ındır, nereye dönerseniz Allah’ın yönü orasıdır” (Bakara Suresi, ayet 115) şeklinde ayet koymuştur. Böylece Müslümanları, o zamana kadar Mekke’deki Kabe yönüne doğru ibadet ederlerken, birdenbire Kudüs’e yönelik olarak ibadet ettirir olmuştur. Bu uygulamaya, Hicret’in 16. ve 17. aylarına kadar devam etmiştir. Fakat, Yahudileri Müslüman yapamayacağını anladığı zaman bu uygulamaya son vermiş ve kıbleyi Kudüs olarak tanımlayan ayetin Tanrı tarafından kaldırıldığını, onun yerine kıblenin Mekke yönüne doğru değiştirildiğine dair ayetin (Bakara Suresi, ayet 142-144) geçerli olduğunu söylemiştir. Görüldüğü gibi burada, bir ayet, diğer bir ayetle değiştirilip ilga edilmiş durumdadır.

Ancak, kaldırıldığı söylenen ayetlerin hepsi bakımından bu açıklık söz konusu değildir. Zira, Kur’an’da birçok ayet vardır ki, bunların kaldırılıp kaldırılmadıkları belli değildir, 1400 yıl boyunca İslam bilginleri hangi ayetin kaldırıldığı konusunda ne yapacaklarını bilememişler,şaşkına dönmüşlerdir. Konuyu ikinci kitabımızda “Apaçık Kur’an’ın Apaçık Olmayan Yönleri” başlığı altında ayrıca ele alacağız. Fakat, hiç düşünmek mümkün müdür ki, Kur’an ı “apaçık” bir kitap olarak gönderdiğini söyleyen ve her gönderdiği emrin anlaşılmasını isteyen bir Tanrı, hangi ayetin kalktığını, hangisinin kalkmayıp uygulanması gerektiğini açıkça bildirmesin de, kullarını şaşkına çevirsin? Ya da “Falanca ayet kaldırılmıştır” diyerek kolaylık sağlamak varken, bunu yapmayıp, emirlerinin yanlış bir şekilde uygulanmasına neden olsun? Olacak şey midir bu?!Ve yine hiç düşünmek mümkün müdür ki, vahyettiği şeyleri çelişmeli, nitelikte kılan bir Tanrı, hani sanki yanılgısı meydana çıkmasın diye, “Kur’an’ı birbirine vurmayınız; onun ayetlerini karşılaştırmakla tekzibe kalkmayınız; onun ayetleri birbirini tasdik eder’ (12) diyerek, insanları daha da şaşırtıcı, fakat kendisinden beklenmeyen bir kaçamak yol arasın?

Gerçek şudur ki, birbirleriyle çatışan pek çok çelişmeli ayet, 1400 yıl boyunca yan yana ve içiçe olmak üzere İslami yaşamları ayarlamış, Müslüman kişileri çelişmeli şekilde düşünme alışkanlığına sokmuştur. Bundan dolayıdır ki, birbirinden farklı, birbirine ters fikirler, şeriat eğitiminden geçmiş kişilere “çelişki” olarak görülmemiştir. Örneğin, “Dinde zorlama olmaz”diyerek, İslamın hoşgörü dini olduğunu öne sürerlerken, “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün” ya da “İslamdan çıkanın kanı helaldir” şeklindeki hükümlere sarılmış olarak ölüm saçmayı çelişmeli bir davranış saymamışlardır. Aynı çelişkili tutumu, şeriatçının tüm yaşamlarında izlemek mümkündür.

Dipnotlar;

1)Nahl Suresi’nin 101. ayetinin Diyanet Vakfı tarafından açıklanmasına bakınız.

2)Sahih-i…, Diyanet Yayınları, c.11, s.52. 246

3)Ömer Rıza Doğrul, age, s. 128 (Nisa Suresi’nin 82. ayetinin açıklanması vesilesiyle).

4)Gazali, age, İstanbul, 1975, c.2, s.881.

5) İbid

6)Sahih-i…, c.IO, s.62.

7)Diyanet Vakfı’nın, Nahl Suresi’nin 101. ayetiyle ilgili açıklamasına bakınız. 

8)Bu konuda bakınız “Şeriat’tan Kıssalar”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1996,

9)Sale, Preliminary Discourse, s.47-48.

10)İbid.

11)İbid

12)Gazali, age, c.2. s.881.

 

Reklamlar