Kuran’da ki Çelişkiler : Kur’an’daki Çelişkileri Eleştirel Akıl Yoluyla Sergilemek

Posted on 22 Kasım 2011

2



Kur’an’daki Çelişkileri Eleştirel Akıl Yoluyla Sergilemek

Dikkatli bir okuyuşla, görülür ki, Kur’an, insan yaşamının her yönünü, her konudaki hükümleriyle çelişkilere boğar. Örneğin, bir yandan kişi varlığına “değer” verirmiş gibi görünürken, diğer yandan kişiyi kul kertesine indirir. Bir yandan “hür”lükten söz ederken, diğer yandan hak ve özgürlük kavramlarıyla bağdaşmaz olan şeyleri, örneğin kölelik kuruluşunu doğal bilir. Bir yandan kişinin irade serbestisine yer verirmiş gibi görünürken, diğer yandan özgür düşünceyi kökünden eritir. Bir yandan kadına değer verirmiş gibi görünürken, örneğin “Kadının da erkek üzerinde hakkı vardır” derken, diğer yandan onu “aklen ve dinen dûn”, şahitlikte ya da miras paylaşımında erkeğin yarı değerinde ve her halükarda erkeğin egemenliği altında bir yaratık olarak tanımlar ve daha nice olumsuzluklarla aşağılar. Bir yandan hoşgörü yönlüsüymüş gibi görünürken, diğer yandan kendi emirlerine uymayanları “kafir” ve “cehennemlik” sayarak hoşgörüsüzlüğün en katı şekline yer verir. Biryandan “kin”, “intikam” gibi şeyleri kötülermiş gibi görünürken, diğer yandan “cana can, göze göz, dişe diş” gibi insanları birbirlerinden en acımasız şekilde intikam aldırıcı “kısas” uygulamasını getirir.

Bir yandan “dinde zorlama olmaz” derken, diğer yandan farklı inançta olanları (velev ki ana baba olsunlar) düşman ya da dinden çıkanları öldürülmeye layık bilir. Bir yandan İslamın insanlar arası sevgi ve saygıya dayalı olduğu kanısına yönelikmiş gibi görünürken, diğer yandan “İslamdan başka gerçek din yoktur, başka dinlere yönelenler sapıktırlar, Yahudilerle ve Hıristiyanlarla dost olmayın Allah onları kahretsin” vd… şeklinde, insanın insana sevgisini yok edici zihniyete yer verir. Bir yandan “…Allah dilemedikçe insanlar inanmazlar” şeklinde hüküm sevk ederek inanmanın Tanrı iznine bağlı olduğunu bildirirken, diğer yandan inanmayanlara (yani inkarcılara) lanetler savurur. Örneğin, “Kahrolası insan, ne inkarcıdır!”der. Bu örnekleri sonsuza dek çoğaltmak kolay.

Denilebilir ki, Kur’an’daki her bir ayetin ardında, buna ters düşen buyruklar yer almıştır; pek az hüküm gösterilebilir ki, çelişmesiz olsun. Durum, Muhammed’in “Kur’an olmayarak” söylediği sözler, yani hadisler için de böyledir. Kişi ve toplum yaşamlarının her yönünü düzenleyen bu buyruklar, çelişme çemberi halinde, insan beynini ters yönlerde işler duruma getirir. Bu çelişmeler, bazen Kur’an’ın çeşitli sureleri arasında, bazen aynı surenin ayetleri arasında, bazen de bir ayetin tümceleri ve hatta aynı bir tümcenin kendi sözcükleri arasında gizlenmiştir. Her ne kadar ilerideki bölümlerde bu çelişmelere sık sık değinecek olmakla beraber, kısaca bir fikir edinmek üzere burada birkaç örnek daha vermekte yarar vardır.

Çelişmelerin en tipik örneklerini, İslami hem “hoşgörü” diniymiş gibi gösteren hem dehoşgörü ilkesine asla yer vermeyen hükümler arasında bulmak mümkündür. Örneğin, biraz önce değindiğimiz Bakara Suresi’nin 256. ayetinde “Dinde zorlama olmaz” diye bir hüküm var ki, İslam dinini “hoşgörü” dini şeklinde göstermeye çalışanların elinde bayrak işini görür. Buna benzer bir hüküm, bir başka surede, Gaşiye Suresi’nde şöyledir:

“Ey Muhammed, sen öğüt ver; esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin… Kim inkar ederse… Allah onu… azaba uğratır… Hesaplarını görmek bize düşmektedir” (Gaşiye Suresi, ayet 21-26).

Yine bunun gibi Nahl Suresi’nde, “Eğer yüz çevirirlerse, ey Muhammed, sana düşenin sadece açıkça tebliğ olduğunu bildir” (Nahl Suresi, ayet 82) denilmektedir. Buna benzer bir ayet Şûra Suresi’nde şöyle der:

“Ey Muhammed, eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni onlara bekçi göndermedik, sanadüşen sadece tebliğdir” (Şûra Suresi, ayet 48).

Yunus Suresi’nde, “inkarcılara” karşı hoşgörülü bir tutum havası yaratan şu ayet bulunur:

“Ey Muhammed, seni yalanlarlarsa, ‘Benim yaptığım bana, sizin yaptığımı sizedir; siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim’ de… De ki, ‘Ey insanlar, Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da zararına olarak sapılmıştır; ben sizin bekçiniz değilim’…”(Yunus Suresi, ayet41-108).

Yine bunun gibi “müşrik”lere (puta tapanlara), inkarcı olanlara ve İslama yanaşmayanlara karşı bu yeryüzü dünyasında zorlama olmayacağı, onları kendi sorumluluklarıyla, kendi “günahlarıyla” baş başa bırakmak gerektiği, çünkü yaptıklarının cezasını kıyamet günü görecekleri konusunda “Kıyamet günü her ümmete bir şahit getiririz…” şeklindeki ayetler ve bu ayetler doğrultusunda hadisler de bulunur. Örneğin, Yahudiler ve Hıristiyanlarla ilgili olarak Muhammed’in, “Dinimizde müsamaha ve cömertlik bulunduğunu, Yahudi ve Hıristiyanların bilmelerini isterdim” dediği söylenir.(1) Ve işte bu tür hükümlere bakarak sanılır ki, İslam hoşgörü dinidir, farklı inançta olanlara ve başka dinlere karşı saygı dinidir!

Oysa ki, Kur’an ayetleri arasında, yukarıdakilere ters düşen niceleri vardır ki, İslamdan başka gerçek bir din olmadığını açıklamak yanında, bir de başka din ve inançta olanlara ölüm saçmaktan geri kalmaz. Örneğin, Al-i İmran Suresi’ndeki, “Kim İslamiyetten başka bir dine yönelirse onunki kabul edilmeyecektir” (Al-i İmran Suresi, ayet 85 vd…) şeklindeki hükümlerden tutunuz da, “müşrik”lerin (“putperestlerin”) öldürülmeleri gerektiğine (Tevbe Suresi, ayet 5) ya da “…artık onların (kafirlerin) boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın” (Enfal Suresi, ayet 12) şeklinde yok edilmelerine ya da Yahudilere ve Hıristiyanlara karşı “Hak dinini (İslami) kabul etmelerine kadar” savaş açılmasına ve İslami kabul etmedikleri takdirde “cizye” (kafa parası) alınmasına varıncaya kadar dehşet saçan tehditler vardır.

Bu vesileyle hatırlatalım ki, “müşrikler” sözcüğü, her ne kadar “puta tapanlar”ı (yani “Tanrı’ya eş koşanlar”) anlatır olmakla beraber, genel olarak son derece geniş anlamda tutulmuştur: “İslama inanmayanları”, Kur’an’ı “Tanrı sözü” olarak tanımayanları, Muhammed’i “peygamber” saymayanları (ve hatta “kitab ehli” diye bilinen Yahudileri ve Hıristiyanları) da kapsayan bir sözcük olarak kullanıldığı olmuştur.(2) Ve işte Kur’an, bir yandan, “Dinde zorlama olmaz” derken, diğer yandan bütün bu farklı inançtaki insanlara korku ve dehşet saçan hükümleri kapsar. Şeriatçının kafa yapısı, birbirine ters iki ayrı hükmü aynı zamanda kabule öylesine alışmıştır ki, Müslüman olmayanların, İslama kılıç yoluyla sokulmalarını .”Dinde zorlama olmaz” hükmüne aykırı bulmaz. Örneğin, Diyanet Vakfı’nın büyük “üstatları”, “cihat”m (yani “vuruşmalı” nitelikteki savaşın) Müslümanlara farz kılındığını bildiren Bakara Suresi’nin 216. ayetini açıklamak amacıyla şöyle demekteler:

“Cihat hiçbir zaman saldın değildir. Çünkü, önce İslama davet yapılır, kabul eden Müslümandır. İslami kabul etmeyenden tabi olması istenir. Bunu da kabul etmezse, ancak o zaman savaşılır. Savaştaki sırrı biz bilmeyiz, ama Allah bilir. Bazı milletler cezaya müstehak olunca, Allah onları çeşitli belalarla cezalandırır. İşte onlardan birisi savaştır. (3)

Yani demek isteniyor ki, İslama çağrılan, fakat çağrıya kulak asmayan bir topluma karşı savaş açmak ve onu kılıç yoluyla İslama sokmak Allah’ın buyruğudur. Bu buyruğun “dinde zorlama olmaz” hükmüyle, hoşgörüyle çatışır bir yönü yoktur! Şeriatçının çelişkiye yatkındüşünce tarzından daha başka bir yanıt beklemek, elbetteki abestir. Yine bunun gibi Kur’an’ın bazı ayetlerinde, Muhammed’in sadece öğüt verici ve müjdeci olduğu, zor kullanmakla görevli kılınmadığı, inkarcıları Tanrı’ya karşı hesap vermekle ve baş başa bırakmakla görevli olduğu, onların cezalarının Tanrı tarafından verileceği yazılıyken, diğer bazı ayetlerinde İslami “cihat” yoluyla, kılıçla, zorla kabul ettirmesi emredilmiştir. Bir iki örnek verelim: Daha önce de sık sık belirttiğimiz gibi, Bakara Suresi’nde, “Dinde zorlama yoktur…” (Bakara Suresi, ayet 256) diye bir hüküm var. Gaşiye Suresi’nde Tanrı’nın, “Ey Muhammed, sen öğüt ver, esasen sen sadece bir öğütçüsün” (Gaşiye Suresi, ayet 21-22) diye konuştuğu yazılıdır. Bunun gibi Nahl ve Şûra surelerinde, “(Ey Muhammed) sana düşenin… sadece tebliğ olduğunu bildir” (Nahl Suresi, ayet 82; Şûra Suresi, ayet 48) denilmektedir. Bundan anlaşılan o ki, inkarcıların cezasını verecek olan Tanrı’dır. Nitekim Nemi Suresi’nde, “Rabbin şüphesiz onlar arasında hükmünü verecektir…” denmektedir (Nemi Suresi, ayet 78). Casiye Suresi’nde bu fikri pekiştiren şu ayet var:

“…Rabbin kıyamet günü, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında şüphesiz aralarında hükmedecektir” (Casiye Suresi, ayet 17).

Aynı hatırlatma Gaşiye Suresi’nde şöyle tekrarlanır:

“Ey Muhammed sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen onlara zor kullanacak değilsin. Ama kim …inkar ederse Allah onu en büyük azaba uğratır. Onların dönüşü bizedir. Şüphesiz sonra hesaplarını görmek de bize düşmektedir” (Gaşiye Suresi, ayet 21-26).

Enbiya Suresi’nde Muhammed’in “rahmet” olarak gönderildiği, kişileri İslama çağırmakla görevlendirildiği ve çağrıya uymayanları kıyamet günüyle uyarması emredilmektedir:

“(Ey Muhammed!) Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. De ki, ‘Bana sadece, sizin ilahınızın ancak bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hala Müslüman olmayacak inisiniz?’ Eğer yüz çevirirlerse de ki, ‘(Bana emrolunanı) hepinize açıkladım. Anık size vaat olunan şey (mahşerde toplanma zamanınız) yakın nü, uzak mı, bilmiyorum’…”(Enbiya Suresi, ayet 107-109).

Enam, Kalem ve Mü’min surelerinde Tanrı, güya inkarcılara verilecek cezayı kıyamet gününde kendisinin uygulayacağını bildirerek Muhammed’e sadece insanları uyarmakla görevli olduğunu hatırlatır:

Ey Muhammed… senin milletin Kur’an’ı yalanladı; ‘Cezanızı ben verecek değilim’de (onlara)” (Enam Suresi, ayet 68).

“Ey Muhammed, Kur’an’ı yalanlayanları bana bırak. Biz onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız…” (Kalem Suresi, ayet 44-45).

“…Ey Muhammed… onları kıyamet günü ile uyar…” (Mü’min Suresi, ayet 18).

“O kıyamet günü ki, inkarcıların yüreklerini ağızlarına getirecektir. “

Bu yukarıdakilere eklenebilecek daha pek çok ayete bakılarak, Tanrı’nın Muhammed’i sadece “uyarıcı” olarak gönderdiği, dinde şiddet yoluna başvurulmamasını emrettiği ve “inanmayanların” hakkından ileride -kıyamet gününde- kendisinin geleceğini bildirdiği sanılır. Yani sanılır ki, Muhammed, İslami zor kullanarak değil, sadece insanları uyarmak suretiyle yaymakla görevlendirilmiştir! Tanrı onu sadece “rahmet” olarak göndermiştir!

Ancak, bu aynı Kur’an’da Tanrı’nın, yukarıda söylediklerini unut-muşçasına ya da inkarlarcasına konuştuğu, dinde zorlama yolunu seçtiği, “müşriklere” ve “kafirlere” ölüm saçtığı, onlara karşı “vuruşmalı” şekilde, yani kılıçla savaşmak üzere Muhammed’i görevlendirdiği görülür. Örneğin, Tevbe Suresi’nde, “…Ey Muhammed, inkarcılarla … savaş, onlara karşı sert davran” (Tevbe Suresi, ayet 73) der. Enfal Suresi’nde, “… (inkarcıların) boyunlarını vurun, parmaklarını doğrayın” (Enfal Suresi, ayet 12) diye ekler. Tevbe Suresi’nde, “…müşrikleri nerede görürseniz öldürün” (Tevbe Suresi, ayet 5) dedikten sonra, ehl-i kitab’a (yani Yahudilerle Hıristiyanlara vd…) karşı, İslami kabul etmelerine ya da “cizye” (kafa parası) vermelerine kadar savaşılmasını emreder ve şöyle der:

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün haram kıldığını haranı saymayan ve hak dini (İslam dinini) kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın” (Tevbe Suresi, ayet, 29).

Enfal Suresi’nde de şöyle emreder:

“…yalnız Allah’ın dini (yani islam) kalana kadar savaş” (Enfal Suresi, ayet 39).

Yine bunun gibi dinde zorlama olmadığını (örneğin, Bakara Suresi, ayet 256) ve dilediğinin gönlünü açıp Müslüman yapar olduğunu söyleyen Tanrı (örneğin, Enam Suresi, ayet 125), kendisine baş eğsinler diye insanları darlığa, hastalıklara ve azaba uğrattığını, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiğini, kalplerini mühürlediğini söylemekten geri kalmaz. Bu da yetmez, bir de vuruşmalı savaş usullerine başvurarak insanları birbirleriyle boğazlaştırır. Hani sanki bundan başka bir çözüm bulamazmış, yani ikna yoluyla ve güzellikle kendisine inandırma gücüne sahip değilmiş gibi! Bu konudaki nice örneklerden biri şöyledir:

“Andolsunki, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından boyun eğsinler diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık… De ki, ‘Ne dersiniz: eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size Allah’tan başka hangi Tanrı geri verebilir’…” (Enam Suresi, ayet 42-46).

Evet, ama mademki insanları doğru yola sokabilecek güçtedir, mademki dilediğinin kalbini, gözünü ve kulağını açma olasılığına sahiptir, o halde neden insanları doğru yola sokup yeryüzünü mutluluk diyarı haline getirmez bu “yüce” Tanrı? İnsanları dilediği gibi “müşrik” ya da “kafir” yapanın bizzat kendisi olduğunu söyleyen bir Tanrı’nın, “müşriktirler”, “kafirdirler” diye bu insanları cehenneme atmasının ya da boğazlatmasının nasıl bir mantıklı yönü olabilir? Yine bunun gibi Kur’an’ın sadece “öğüt” olarak gönderildiğini bildiren ve “dileyen Kur’an’dan öğüt alır” şeklindeki ifadelerle, kişileri öğüt almakta serbest bilen ayetler yanında, bu aynı Kur’an’ın “korkutma” amacıyla gönderildiğini ve ona uymayanların cezalandırılmaları gerektiğini belirten ayetler bulunur. Örneğin, Abese Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“… Şüphesiz (bu ayetler) değerli ve gücenilir katiplerin elleriyle (yazılıp) tertemiz kılınmış, yüce makamlara kaldırılmış mukaddes sayfalarda (yazılı) bir öğüttür; dileyen ondan (Kur’an’dan) öğüt alır…” (Abese Suresi, ayet 11-16).

Ancak, Abese Suresi’nde Kur’an’ın “öğüt” olduğunu ve dileyenlerin “kitap”tan öğüt alabileceklerini söyleyen bu aynı Tanrı, bir başka surede, kitabı korkutmak için indirdiğini bildirmekten geri kalmaz. Örneğin, Enam Suresi’nde şöyle yazılıdır:

“İndirdiğimiz bu kitap mübarektir… Mekke ve çevresini onunla korkutasın diye gönderilmiştir” (Enam Suresi, ayet 92).

Meryem Suresi’nde de şu ayet vardır:

“Kur’an’ı … yanlışta savaşım verip direnen bir toplumu korkutman için senin dilinle indirerek kolaylaştırdık” (Meryem Suresi, ayet 97).(4)

Öte yandan Kur’an’a inanmamanın, Tanrı’yı ve Muhammed’i inkar etmek, yani “kafir” olmak anlamına geldiği, bunun da cezasının, hem bu yeryüzünde hem de öbür dünyada çok ağır olduğunu bildiren hükümler var. Sadece Kur’an’ı inkar etmek değil, Kur’an’ın anlattığı şeyler konusunda kuşkulanmak da, aynı feci sonucu doğurur. Bu feci sonucun ne olduğunu Kur’an, sayısız denecek kadar çok ayetleriyle ortaya koymuştur ki, bunlardan biri şöyledir:

“Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla savaş ve onlara sert davran. Yerleri cehennemdir onların. Orası ne kötü bir varış yeridir” (Tevbe Suresi, ayet 73; Tahrim Suresi, ayet 9).

Burada geçen “kafir’ler deyiminden, Kur’an’ı ve Muhammed’i kabul etmeyenler anlaşılır; “münafıklar” ise, Kur’an’a ve Muhammed’e dıştan inanıyormuş gibi görünüp, içten inanmayanlardır.Görülüyor ki, Kur’an’da Tanrı, hoşgörüye yer verir gibi görünen hükümler yanında, hoşgörü nedir bilmeyen hükümleri, çelişmeli şekilde. sıralamış gibidir. Fakat, buna rağmen şeriatçılar “Kur’an’da çelişme yoktur” derler; zira, çelişmeleri fark edebilecek bir düşünce tarzına sahip değillerdir; fark etseler de “çelişme bize göredir, Tanrı’ya göre değildir!” şeklinde konuşurlar.Çelişkilerin bir başka şekline “özgürlülük” ve “özgürlüksüzlük” ya da “akılcılık” ve “aklı dışlamışlık” konusunda rastlarız. Zira, Kur’an, bir yandan, “Din akıldadır, aklı olmayanın dini de olmaz” ya da “Kitabını oku, bugün kendi hesabım kendin göreceksin. Kim yola gelirse kendi lehine yola gelmiş ve kim saparsa kendi aleyhine sapmıştır” (İsra Suresi, ayet 13-15) ya da “Kıyamet günü adalet terazilerini kuracağız, hiçbir kimse hiçbir şeyde haksızlığa uğramayacak, hatta hardal tanesi ağırlığında bir işin bile karşılığını vereceğiz” (Enbiya Suresi,ayet 47) ya da “Kıyamet günü yaptığınız şeylerin karşılığı verilir…” (Yasin Suresi, ayet 54) ya da “Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendisinedir ve kim kötülükte bulunursa zararı kendisinedir” (Fussilet Suresi, ayet 46) ya da “Yaptıklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz” (Nahl Suresi, ayet 93) ya da “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir” (Şûra Suresi, ayet 30) şeklinde ayetler sevk eder. Bu tür hükümlerle kişiye sanki “özgür” ve “akılcı” davranış tanıyormuş ve sanki onu “iyi” ve “kötü” tüm davranışlarının sorumlusu kılıyormuş gibi görünür.(5)

Fakat, buna karşılık bu aynı Kur’an, akılcılığı ve özgürlüğü kökünden yok eder nitelikte hükümlere yer verir ki, asıl ağırlık bu tür hükümlerdedir. Örneğin, Ahzab Suresi’nde, “İnanan erkek ve kadınların, Allah ve peygamberinin verdiği kararlar dışında davranmaları ve karar almaları yakışık almaz” (Ahzab Suresi, ayet 36) diye yazılıdır ki, kişinin tüm davranışlarının, en ince noktasına varıncaya kadar, özgür irade yoluyla değil, gökten indiği sanılan dondurulmuş buyruklarla, “vahiy “lerle düzenleneceğinin kanıtıdır. Böyle bir hükmün, biraz yukarıda gördüğümüz, “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir” (Şûra Suresi, ayet 30) şeklindeki ayetle uyum sağlayan bir yönü olmayıp, çelişki yarattığı ortadadır. Şimdi muhtemelen şöyle denecektir: Tanrı ve peygamber buyrukları dışında davranmayı ve karar almayı yasaklayan yukarıdaki emrin, kişi özgürlüğünü kısıtlayan bir yönü yoktur;çünkü, kişi yaşamları esasen kanunlarla sınırlanmış olarak ayarlanmıştır; Tanrı ve peygamber“emirleri” de kanun işini görmektedir.Evet, ama kanun denen şey, kişinin özgür iradesinin tezahür etmiş şeklidir. Kişi, kendi iradesini ortaya koymak şeklinde kendi yaşamını düzenler. Zamana ve ihtiyaçlara göre bu kanunları değiştirir. Oysa Tanrı ve peygamber buyrukları, kişinin özgür iradesiyle konabilen ya da değiştirilebilen bir şey değildir.Öte yandan kişiyi “iyi” ya da “kötü “ yapanın Tanrı olduğuna dair hükümler vardır Kur’an’da; örneğin Nah! Suresi’nde şöyle der:

“Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir…” (Nahl Suresi, ayet 36, 93; ayrıca bkz. Fatır Suresi, ayet 8; Müddessir Suresi, ayet 31, 42 vd…)

Rad Suresi’nde, “Allah dileseydi bütün insanları doğru yola sevk ederdi” (Rad Suresi, ayet 31) der. Enam Suresi’nde, “Allah isteseydi puta tapmazlardı” (Enam Suresi, ayet 107) diye yazılıdır. Yunus Suresi’nde, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı..’.” (Yunus Suresi, ayet 99) der. Secde Suresi’nde, Tanrı’nın cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine söz verdiği ve bu nedenle herkesi doğru yola sokmadığı şu şekilde anlatılmaktadır:

“Biz dilesek herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair benden söz çıkmıştır” (Secde Suresi, ayet 13).

Kehf Suresi’nde, Tanrı’nın bazı kimseleri gaflete sürüklediği bildirilmektedir:“Bizi anmamaları için gönüllerine gaflet verdiğimiz (vs… kişi)…” (Kehf Suresi, ayet 28). Bunlara eklenebilecek daha birçok hüküm vardır. Hepsi de kişi davranışlarının özgür iradeye dayalı olmayıp, “Tanrı’nın dileğine göre ayarlandığını gösterir; bu nedenle bunlar (ve benzerleri) biraz yukarıda belirttiğimiz hükümlerle çelişki halindedirler. Ancak, şeriat eğitiminden geçmiş kişiler bu hükümlerde çelişki bulmazlar. Tanrı’nın “adaleti” ya da “keyfiliği” konusunda aynı çelişmeler ve aynı tutarsızlıklar kendisini gösterir. Örneğin, Bakara Suresi’nde Tanrı, Müslümanların dostu ve kurtarıcısıdır; Müslüman olmayanların dostu ise şeytandır:

“…Allah inananların dostudur. Onları karanlıklardan ışığa çıkarır. İnanmayanlarınsa dostları şeytandır, onları ışıktan karanlığa götürür. Onlardır ateş ehli, onlardır orada ebedi kalanlar” (Bakara Suresi, ayet 257).

Ancak, bir başka surede bu aynı Tanrı, kişileri “kafir” yapan, “karanlıkta tutan”, “inandırmayan”, “saptıran” durumundadır; hani sanki şeytandan geldiğini söylediği şeyleri şeytana yaptırandır. Araf Suresi’nde Tanrı’nın insanlara, “Sakın şeytan sizi aldatıp yoldan çıkarmasın!.. “ şeklinde konuştuğu, fakat hemen ardından, “Biz, şeytanları inanmayanlara dost kıldık” (Araf Suresi, ayet 27) diye eklediği yazılıdır. Fakat, insanları “inanmaz” (örneğin, “puta tapar”) yapan da yine bu aynı Tanrı’dır. Yine bunun gibi Enam Suresi’nde, “Allah isteseydi puta tapmaklardı” (Enam Suresi, ayet 107) diye yazılıdır. Bundan anlaşılan şu ki, Tanrı bir kısım insanları puta tapar olmaktan kurtarmış, bir kısmını ise puta tapar olarak bırakmıştır. Aynı surenin bir başka ayetinde, “Tanrı dilediğinin gönlünü açar onu Müslüman yapar… dilediğinin kalbini dar kılar (kafir yapar)…” (Enam Suresi, ayet 125) diye yazılıdır. İbrahim Suresi’nin 14. ayetinde, “Allah dilediğini saptırır… ve dilediğini de doğru yolaeriştirir” (İbrahim Suresi, ayet 4) denmektedir. Kehf Suresi’nde, “Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir rehber bulamazsın” (Kehf Suresi, ayet 17; ayrıca bkz. İsra Suresi, ayet 97) diye açıklanmıştır. Yine bunun gibi İsra Suresi’nde, “Allah… kimleri saptırırsa artık onlar için Allah’ın katında dost bulamazsın. Biz onları kıyamet günü yüzükoyun, körler, dilsizler ve sağırlar olarak hasrederiz. Varacakları yer cehennemdir. Onun ateşi ne zaman sönmeye yüz tutsa hemen alevini artırırız” (İsra Suresi , ayet 97) diye yazılıdır.

Görülüyor ki, bütün bu ayetlerde, Tanrı, dilediğini “saptıran”, “kafir” kılan, “kötü yola sokan” ya da dilediğini “doğru yola ileten” durumundadır. Fakat, Tanrı, insanı kötü yola sokmakla, saptırmakla, inanmaz kılmakla kalmayıp, bir de inanmaz kıldıklarını ve saptırdıklarını, “kafir”dirler, “sapık”tırlar, “kötü”dürler diye lanetlemekte, örneğin, “Kahrolası insan! Ne inkarcıdır.’” (Abese Suresi, ayet 17) demekte ya da cehennemlere layık görmektedir. Kuşkusuz ki, bütün bunlar çelişmeden başka bir şey değil! Yine Muhammed’in söylemesine göre, Tanrı, iyice anlaşılsın diye Kur’an’ı, “Arapça” ve“apaçık” olarak indirdiğini bildirmiş ve örneğin, “Onu akıl edesiniz diye Arapça indirdik” (Yusuf Suresi, ayet 2); “Kuşku yok ki, biz, akıl edesiniz, anlayasınız diye Kur’an’ı Arap diliyle meydana getirdik” (Zuhruf Suresi, ayet 3) şeklinde ayetler göndermiştir; böylece kullarından Kur’an’ı okuyup anlamalarını istemiş, doğru yola girip girmemek konusunda onları güya serbest bırakmıştır. Fakat, bu aynı Tanrı, anlaşılsın diye Arapça olarak yolladığı Kur’an’ın anlaşılmaması için elinden geleni yapandır; kişilerin kalplerini, kulaklarını kapatandır; örneğin şöyle der:

“Kur’an’ı anlarlar diye kalplerine örtüler ve kulaklarına da ağırlık koyduk” (İsra Suresi, ayet 46; ayrıca bkz. Kehf Suresi, ayet.57).

Yani Tanrı, Kur’an’ı anlamasınlar diye kişilerin kalplerine örtüler, kulaklarına ağırlık koymakta! Görülüyor ki, Kur’an’daki Tanrı, bir söylediğini, diğer söyledikleriyle yalanlamaktadır. İlerideki sayfalarda buna benzer başka örnekler yer alacaktır. Kur’an’da yer alan çelişmeli ayetler, aynı surenin kendi içerisinde olduğu gibi, çeşitli sureler arasında da yer almış durumdadır. Örneğin, Araf Suresi’nde, Tanrı’nın kötülük emretmez olduğu bildirilmektedir:

“…Allah fenalığı emretmez… Rabbim adaleti emretti” (Araf Suresi, ayet 28-29).

Bunun gibi Nahl Suresi’nde kötülüğün ve iyiliğin kişinin kendi davranışlarından doğduğu, iyi iş yapanın Tanrı tarafından mükafatlandırılacağı belirtilmektedir:

“…inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeliyle vereceğiz” (Nahl Suresi, ayet 97).

Fakat, bunları söyleyen ve kişiyi kendi davranışlarının sorumlusu gibi gösteren Tanrı, bu söylediklerinin tam tersine olarak Kehf Su-resi’nde şöyle konuşur:

“…Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. (Allah) kimi saptırırsa, artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bu-z. . . “ (Kehf Suresi, ayet 17).

Yine bunun gibi Kehf Suresi’nde, “…(Allah) kimi saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulunmaz…” (Kehf Suresi, ayet 17) diyerek, kişileri doğru yoldan çıkarıp kötülüğe yönelttiğinin söyleyen bir Tanrı, Nisa Suresi’nde, bu söylediğini inkar edercesine, “…sana ne kötülük gelirse kendindendir” (Nisa Suresi, ayet 79) diyerek kötülüğe yönelmenin kişiye ait bir iş olduğunu bildirmekte ve böylece kendi kendisiyle çelişkiye düşmektedir. Bu çelişki yetmiyormuş gibi, Rad Suresi’nin 27. ayetinde, “…Şüphe yok ki Allah dilediğini sapıklığa… sevk eder” (Rad Suresi, ayet 27) ya da İbrahim Suresi’nin 4. ayetinde, “Allah dilediğini saptırır vedilediğini de doğru yola eriştirir” (İbrahim Suresi, ayet 4) diye eklemekle, bir çelişkiden bir başka çelişkiye geçmektedir.Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların birbirlerine karşı tutumlarıyla ilgili ayetler konusunda da birçok çelişkiye tanık olmaktayız. Örneğin, Maide Suresi’nde, Yahudilerle, Hıristiyanların birbirleriyle dost oldukları ve Müslümanların onlarla dost olmamaları yazılıdır:

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). içinizde onları dost tutanlar, onlardandır…” (Maide Suresi, ayet 51).

Bunun gibi Bakara Suresi’nde, Yahudilerin ve Hıristiyanların, Müslümanlara Tanrı’dan bir hayır gelmemesi için hemfikir oldukları belirtilmektedir:

“(Ey müminler!) ehl-i kitab’dan kafirler ve putperestler de Rab-binizden size bir hayır indirilmesini istemezler…” (Bakara Suresi, ayet 105).

Buna karşılık Bakara Suresi’nde, Yahudilerle Hıristiyanların birbirlerini kafirlikle suçladıklarına dair şu ayet vardır:

“Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil) okumakta oldukları halde Yahudiler, ‘Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir’ dediler. Hıristiyanlar da, ‘Yahudiler doğru yolda değillerdir’ dediler… Allah anlaşmazlığa düştükleri konularda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir” (Bakara Suresi, ayet 113).

Yani Maide Suresi’nde (51. ayet) Yahudilerle Hıristiyanların birbirleriyle dost oldukları, fakat Bakara Suresi’nde (113. ayet) dost olmayıp düşman oldukları bildiriliyor. Görülüyor ki, iki ayrı surenin birbiriyle çelişkili iki ayeti var karşımızda! “Müslüman” olmak ya da olmamak konularını hükme bağlayan ayetler bakımından aynı çelişkiler karşımızda. Bazı ayetler kişilerin Müslüman olup olmamak ya da Muhammed’e inanıp inanmamak konusunda serbest oldukları kanısını yaratır; oysa ki, çoğu ayetler, böyle bir serbestinin söz konusu olmadığını, kişiyi “Müslüman” ya da “kafir” yapanın, doğrudan doğruya Tanrı,olduğunu ortaya koyar. Örneğin, Zümer Suresi’nde, “inanmayanlardan”,“kalpleri katılaşmış olanlardan” söz edilirken şöyle denmiştir:

“Kalpleri Allah’ı anmak konusunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun; işte onlar apaçık sapıklıktadırlar” (Zümer Suresi, ayet 22).

Bundan anlaşılan o ki, Tanrı’ya inanmayanlar “sapıklardır ve “sapık” olmalarının nedeni, kalplerinin katılaşmış olmasıdır. Oysa kalplerini katılaştıran yine Tanrı’dır; çünkü, bu aynı Zümer Suresi’nde, kişilerin kalplerini katılaştıranın, kişileri “kafir” yapanın Tanrı olduğu açıklanmıştır:

“Allah kimin gönlünü Islama açmışsa, o Rabbi katında bir nur üzere olmaz mı?.. Allah kimi saptırırsa da ona yol gösteren bulunmaz” (Zümer Suresi, ayet 22-23).

Aynı şekilde Enam Suresi’nin 125. ayetinde, “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar (onu Müslüman yapar), kimi de saptırmak isterse… kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında bırakır” (Enam Suresi, ayet 125) diye yazılıdır. Görülüyor ki, Kur’an’a göre “Müslüman” olup olmamak, kişinin kendi irade ve isteğine değil, Tanrı’nın keyfine bağlıdır. Ancak, bu aynı Tanrı, kalbini dar ve sıkıntılı kılmak yoluyla “kafir” kıldığı kişiyi, her ne hikmetse, küfür bataklığına atmaktadır.Yine bunun gibi, Yunus Suresi’nde, Tanrı’nın izni olmadan hiç kimsenin Müslüman olamayacağı belirtilmiştir:

“Ey Muhammed, Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı … Allah’ın izniolmadıkça hiç. kimse inanamaz. O akletmeyenlere kötü bir azap verir” (Yunus Suresi, ayet 99-100).

Dikkat edileceği gibi burada Tanrı, dilemiş olsa yeryüzündeki insanların tümünü Müslüman yapabilecekken yapmadığını bildirmekte ve kendi izni olmadan hiç kimsenin Müslüman olamayacağını eklemektedir. Bunu dediği halde, müslüman olmayı akletmeyenlere kötü bir azap takdir etmektedir! Eşitlik ya da eşitsizlik konularında Kur’an’da yer alan ayetler arasında da benzeri çelişmelere rastlamaktayız. Bazı ayetlerde İslamın eşitlik dini olduğu, kişiler arasında ayrıcalık tanımadığı, ırkçılığa olanak bırakmadığı kanısını yaratan hükümler olduğu söylenir ve örnek olarak, “Ey insanlar! Biz sizi kadın erkek olarak tek nutfeden yarattık… Tanrı indinde içinizde en şerefli olanınız, en doğru olanınızdır” şeklindeki ayetler gösterilir. Bunu desteklemek üzere, Muhammed’in, Yahudiye ait cenaze geçerken ayağa kalkarak, “Bu bir insandır (ruhtur)” dediği ve böylece insanlar arasında din, ırk, cins vd… farkı gözetmediği belirtilir.(6)

Fakat, öte yandan Kur’an’da, köleliği doğal bir kuruluş sayan (örneğin, Nahl Suresi, ayet 75) ya da İslamdan başka inançta olanları aşağılayan, hatta Müslümanlar arasında eşitsizlikler yaratan, örneğin Arapları üstün sayan veya rızık bakımından farklı durumlar oluşturan, kadınları eşitlik dışı kılan hükümler vardır ki, Muhammed’in, Kur’an olmayarak koyduğu hükümlerle pekiştirilmiştir -ki bunlar arasında insanları derilerinin rengine göre değerlendiren ve siyahileri aşağı gören sözleri vardır.(7)

Görülüyor ki, Kur’an’da, “hoşgörüye”, “adalet” duygusuna, kişinin “sorumluluğu”na ve irade “özgürlüğü”ne değer verir, eşitlik ilkesini benimser gibi görünen hükümlere karşılık, bütün bunları hiçe sayan, yani Tanrı’yı keyfilik kaynağı gibi tanıtan, kişileri sorumlu bulunmadıkları davranışlarından dolayı cezalandıran, eşitlik tanımayan hükümler, çelişmeli olarak yan yana yer almıştır. Öte yandan Kur’an’ın bazı ayetlerinde Muhammed’in “peygamber” sayılmakla beraber, her insan gibi “normal” bir kimse olduğu ve bu nedenle kendisinden mucize beklenmemesi gerektiği belirtilmiş, fakat bazı ayetlerinde mucize yaratır olduğu bildirilmiştir.

Örneğin, Ankebût Suresi’nde, “.. .Mucizeler ancak Rabbimin kalındadır. Doğrusu ben sadece apaçık bir uyarıcıyım” (Ankebût Suresi, ayet 50) diye yazılıdır. Bu doğrultuda olmak üzere, İsra Suresi’nde Muhammed’in, “…Ben peygamber olan bir insandan başka bir şey miyim?” diye konuştuğu görülür (İsra Suresi, ayet 90-93). Bu ayetleri Muhammed, kendisinden mucize bekleyen kimselere, böyle bir şey beklememeleri için koymuştur. Ancak, Kamer Suresi’nde Muhammed’in, iki parmağıyla ayı ikiye yardığı (Kamer Suresi, ayet 1-2); Tevbe Suresi’nde gözle görünmeyen askerler marifetiyle desteklendiği (Tevbe Suresi, ayet 40); Rûm Suresi’nde İranlıların Heraklius tarafından yenileceğine dair kehanette bulunduğu (Rûm Suresi, ayet 2); Necm Suresi’nde, miraç sırasında Cebrail’i gördüğü, Tanrı katına çıkarak onunla görüştüğü ve beş vakit namaz emrini getirdiği (Necm Suresi, ayet 5-15) yazılıdır.

Muhammed’in Kur’an olmayarak söylediği sözler, yani hadisler içerisinde de, onun mucizevi işler yaptığına dair olanlar çoktur: Mekke’den Medine’ye uçtuğu, kayaları toz haline soktuğu, bin kişiyi bir anda doyuracak gıda malzemesi ürettiği, yağmurlar yağdırttığı, ağaçlara yer değiştirtip, uyurken kendisine gölge sağladığı, kurtlan konuşturduğu vd… gibi mucize örneklerini, İbn-i İshak, İbn Hişam, Taberi, Vakidi, Buhari gibi (ve daha nice) kaynaklarda bulmak mümkündür.

Kur’an’daki çelişkiler, uyumsuzluklar ve tutarsızlıklar sadece farklı surelerin farklı ayetlerinde değil, bazen aynı surenin kendi ayetleri ya da aynı bir ayetin kendi tümceleri ve hatta aynı tümcenin kendi sözcükleri arasında da kendisini gösterir. Aynı surenin birbirini izleyen ayetleri arasındaki çelişmelerden bir iki örnek vermek gerekirse, Nahl Suresi’nin 2. ayetini beraberce okuyalım:

“Allah kullarından dilediğine buyruğunu havi vahyini iletip melekleri indirerek f öyle der: ‘Benden başka Tanrı yoktur, benden sakının’…” (Nahl Suresi, ayet 2).

Dilediği kimselere böylece buyruk indirdiğini bildiren Tanrı, aynı surenin 9. ayetiyle, bu keyfiliğini pekiştiren ve kişileri “eğri” ya da “doğru” yola götürenin kendisi olduğunu belirten şu sözleri söyler: “Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi” (Nahl Suresi, ayet 9). Tanrı, herkesi doğru yola iletmek istememiş, sadece dilediği bazı kişileri iletmiştir. Daha başka bir deyimle, doğru yola girip girmemeyi kişinin iradesine bırakmamış, kendisi ayarlamıştır. Ancak, bu aynı Nahl Suresi’nin biraz ilerisinde çelişki yaratan şu ayet yer almıştır:

“…Bu dünyada iyi davrananlara iyilik vardır… Allah sakınanları böylece mükafatlandırır… onlar kendilerine yazık ediyorlar. Bu yüzden isledikleri kötülüklere uğradılar…” (Nahl Suresi, ayet 30-34).

Görülüyor ki, bu ayetlerde, üç boyutlu bir çelişme söz konusudur: kişileri “iyi” ya da “kötü” yola götürenin kendisi olduğunu söyleyen Tanrı, aynı zamanda onları sorumlu olmadıkları davranışlar yüzünden “mükafatlandırmakta” ya da “cezalandırmakta” olduğunu açıklamıştır. Birkaç ayet ileride Tanrı, putperestlerin kendi aralarında şöyle konuştuklarını söyler:

“Allah dileseydi ondan başka hiçbir şeye ne biz ne de babalanınız tapardı…” (Nahl Suresi, ayet 35).

Onları bu şekilde konuşur göstermekle, “sorumluluk” durumunu yok kılmış olduğunu unutur ve üç ayet ileride, “Allah içlerinden kimini doğru yola eriştirdi…” diyerek keyfiliğini tekrar dile getirir. Ve hemen sonra şöyle konuşur:

Ey Muhammed! Onların doğru yolda olmalarına ne kadar öz.en-sen, yine de Allah saptırdığını doğru yola iletmez” (Nahl Suresi, ayet 37).

Dikkat edileceği gibi, insanları doğru yolu soksun diye Muhammed’i gönderdiğini söyleyen bir Tanrı, bu söylediğini unutmuşçasına, “Ey Muhammed! Sen onları doğru yola sokmak istiyorsun, ama ben onları saptırmış olduğum için, artık ne kadar uğraşırsan uğraş, onları doğru yola iletemezsin. Çünkü, insanları saptıran ya da doğru yola sokan benim!” şeklinde konuşabilmektedir! Bu da yetmiyormuş gibi, az geçmeden bu söylediğini de cerh edercesine ve sanki doğru yola sokan ya da saptıran kendisi değilmiş gibi, “…Allah yolunda hicret eden kimseleri, andolsun ki, dünyada güzel bir yere yerleştiririz” (Nahl Suresi, ayet 41) diye eklemektedir. Olacak şey midir bu?! Hiç Tanrı böyle bir çelişmeye düşebilir mi?! Çelişkiler, bu aynı sure boyunca birbiri peşi sıra böylece sürer gider. Daha önce değinmiş olmakla beraber, puta tapmak ya da tapmamak konusundaki çelişmelere tekrar göz atmakta yarar var: Kur’an’a göre puta tapmak en büyük günahlardandır; tapanlar Tanrı’ya “şirk” (eş) koşanlardan olup “müşrik” diye çağrılırlar ve cezaları öldürülmektir.Tevbe Suresi’nde, “Müşrikleri nerede bulursanız öldürün” (Tevbe Suresi, ayet 5) diye emredilmiştir. Ancak, diğer bazı ayetlere göre, puta tapıp tapmamak kişilerin elinde olan bir şey değildir. Onları puta taptıran (ya da tapmaktan alıkoyan) bizzat Tanrı’dır. Çünkü, Enam Suresi’nde, “Allah dileseydi puta tapmazlardı…” (Enam Suresi, ayet 107) diye yazılıdır. Nahl Suresi’nde de, “Ey Muhammed! Onların doğru yolda olmalarına ne kadar öz.ensen, yine de Allah saptırdığını doğru yola iletmez” (Nahl Suresi, ayet 37) diye açıklanmıştır.

Görülüyor ki,Tanrı, hem dilediğini puta taptırmakta hem de puta tapıyorlar diye lanetleyip, öldürtmektedir. Tanrı’nın “adaleti” ve “yüceliği” fikrini zedeler nitelikte çelişmeli ayetler de var Kur’an’da: bunlar arasında Tanrı’yı hem “merhametli” ve “bağışlayan” hem de “acımasızlıklar” içerisinde gösterenleri bulunmakta. Gerçekten de Kur’an’ın pek çok yerinde Tanrı’nın “Rahman” (herkese çok acıyan), “Rahim” (özellikle ahrette inanırlara acıyan) ve bağışlayan” olduğu yazılıdır; örneğin Haşr Suresi’nde, “…(Allah) acıyıcı olandır (rahman), acıyandır (rahim)…” (Haşr Suresi, ayet 22-24) denilmektedir. Ancak, “acıyan” ve “bağışlayan” bu Tanrı, çoğu kez hiç de acıyan ve bağışlayan değildir.

Örneğin, Araf Suresi’nde, Adem ile Havva’nın pişmanlık (nedamet) duyarak, “Rabbimiz kendimize yazık ettik, bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz” (Araf Suresi, ayet 23) diye merhamet dilendikleri görülür. Fakat, bir sonraki ayette “merhametli ve bağışlayan” Tanrı’nın, bu “pişmanlığa” ve “yalvarmalara” karşı hiç yumuşamadan, “Birbirinize düşman olarak (yeryüzüne) inin. Bir süre böyle yaşayacaksınız” (Araf Suresi, ayet 24-25) diye konuştuğu yazılıdır. Bu “acımasız” tutum, Enbiya Suresi’nde biraz dahapekiştirilmiş gibidir; çünkü, orada, “Tanrı onların nedametini kabul etmemiştir; çünkü, içlerini ve gizlediklerini bilmiştir” (Enbiya Suresi, ayet 111) diye yazılıdır. Pek güzel, ama insanın kalbini açan ya da kapayan, onu doğru yola sokan ya da saptıran yine Tanrı değil mi? Şu durumda Adem ile eşinin sapmalarına da, yine Tanrı neden olmuş değil midir? O halde onların nedamet duymalarını dahi hiçe sayarak onları cezalandırması haksızlık ve acımasızlık olmaz mı? Kur’an’daki çelişmeler, sadece sureler arasında ya da aynı surenin çeşitli ayetleri arasında değil, çoğu zaman aynı bir ayetin (ya da birbirini izleyen iki ayetin) kendi satırları ve sözcükleri arasında da kendisini belli edebilir. Örneğin, Nahl Suresi’nin 93. ayeti şöyledir:

“Allah dikseydi sizi tek bir ümmet yapardı, ama o, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden, andolsun ki sorumlu tutulacaksınız” (Nahl Suresi, ayet 93).

Görülüyor ki, ayetin ilk iki tümcesiyle son tümcesi arasında çelişme yatmakta: ilk iki tümcede kişileri “doğru” ya da “eğri” yola sokanın Tanrı olduğu yazılıdır! Böyle olduğuna göre, Tanrı’nın kişilere, “eğri” yola sapmış olmalarından dolayı sorumluluk yüklememesi gerekirken, “yaptıklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz” diye cezalandıracağı anlatılmakta! Aynı şeyi Maide Suresi’nin 41. ayetinde görmekteyiz. Bu ayetin ilk kısmında “münafık”ların samimi şekilde İslama bağlı olmadıkları, Yahudilerin de Müslümanlığı kabule yanaşmadıkları ve bu yüzden Muhammed’in üzüldüğü, oysa ki, böyle bir üzüntüye kapılmaması gerektiği yazılıdır:

“Ey Peygamber! Kalpleri inanmamışken, ağızlarıyla ‘inandık’ diyenler, Yahudilerden yalana kulak verenler ve sana gelmeyip inkara) koşanlar seni üzmesin…” (Maide Suresi, ayet 41).

Fakat, bu aynı ayetin devamı olan satırlarda, münafıklarla Yahudilerin, bu şekilde hareket etmelerinin “fitneden doğma” bir şey olduğu ve onları fitneye sürükleyenin de bizzat Tanrı olduğu yazılıdır. Zira, ayet şöyle devam ediyor:

“Allah’ın fitneye düşmesini dilediği kimse için Allah’a karşı senin elinden bir şey gelmez. İşte onlar Allah’ın kalplerini arıtmak istemediği kimselerdir. Dünyada rezillik onlaradır. Onlara ahrette büyük azap vardır” (Maide Suresi, ayet 41).

Tekrar edelim ki, bu ayetin iki bölümü arasında çelişme vardır: çünkü, ilk bölüme göre, Tanrı, Muhammed’i gönderirken, kişileri Müslümanlığa çağırmasını, eğer çağrıya uymayacak olurlarsa hiç üzülmeme-sini söylemiş, fakat diğer yandan da bu kimselerin kalplerini arıtmayıp fitneye düşmelerini istemiştir. Yani hem onları günahkar duruma itmiş hem de cezalandırma yoluna gitmiştir;(8) üstelik de Muhammed’e, bütün bunlardan dolayı “üzülmemesini” söylemektedir! Yine bunun gibi Nisa Suresi’nin 78. ayetinde, “…(Ey Muhammed!) Kendilerine bir iyilik dokununca, ‘Bu Allah’tandır’ derler. Başlarına bir kötülük gelince de, ‘Bu senden’ derler. (Sen onlara), ‘Hepsi Allah’tandır’ de…” (Nisa Suresi, ayet 78). Görülüyor ki, burada, “iyilik” ve “kötülük” denen şeylerin kaynağı olarak “Allah” gösterilmektedir. Yaniinsanların başına gelen iyiliklerin ve kötülüklerin Tanrı tarafından verildiği bildirilmektedir. Öte yandan bir ayet sonra iyiliğin Tanrı’dan, kötülüğün ise kişinin kendinden geldiği bildiriliyor:

“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nef-sindendir. Seni insanlara elci gönderdik…” (Nisa Suresi, ayet 79).

Görüldüğü gibi, Nisa Suresi’nin 78. ayetinin son tümceleriyle, 79. ayetinin ilk tümceleri çatışma halinde. Fakat, bir de her iki ayetin söz konusu tümceleri, kendi içlerinde çelişmeli durumda. Çünkü, “iyilik”, kaynağı sayılan ve dilemiş olsa her insanı doğru yola sokup iyilikte bulunma gücüne sahip olan bir Tanrı’nın, kendi kendini “kötülük” kaynağı olarak göstermesi şaşırtıcıdır. Öte yandan, iyiliğin ve kötülüğün kendinden’ geldiğini söyleyen bir Tanrı’nın“…Sana ne kötülük gelirse kendirdendir” şeklinde konuşması daha da şaşırtıcıdır. Çünkü, “kötü” yola girmekten dolayı sorumluluğun kişiye ait olduğunu söyleyen Tanrı, onu iyilik yoluna sokmadığını söylemekle katmerli şekilde çelişkili bir dil kullanmış olmaktadır. Yine aynı şekilde Rad Suresi’nin 27. ayetinde şöyle bir tümce bulunuyor:

“…De ki, ‘Kuşkusuz Allah dilediğini saptırır, kendisine yöneleni de hidayete erdirir’… “ (Rad Suresi, ayet 27).

Burada da tümcenin ilk kısmına göre, Tanrı dilediğini sapıklığa sürüklemektedir; yani kişinin iradesine yer vermeden keyfi şekilde onu kendisine kukla ve oyuncak yapmaktadır. Bu durumda kişi için, kendiliğinden doğru yola yönelmek mümkün değildir. Biraz önce gördüğümüz gibi, Tanrı’nın kötü yola yönelttiğini, Muhammed bile doğru yola yöneltememekte (Nahl Suresi, ayet 37). Fakat, bu aynı Rad Suresi’nin 27. Ayetindeki tümcenin ikinci kısmına göre, Tanrı, “gönlüyle kendisine yönelenleri” doğru yola sokmakta, yani sanki kişinin iradesine itibar etmektedir. Evet, ama kişinin gönlünü açıp Müslüman yapan ya da kapayıp kafir kılan Tanrı değil miydi? (Örneğin, Enam Suresi, ayet 125). Yine bunun gibi Nahl Suresi’nin 93 ayetindeki tümce, birbiriyle çelişen sözcüklerden oluşuyor:

“…(Tanrı) istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir; işlediklerinizden, andolsun ki, sorumlu tutulacaksınız” (Nahl Suresi, ayet 93).

Görülüyor ki, Tanrı, hem kişiyi saptıran ya da doğru yola sokandır (yani ona irade özgürlüğü tanımayandır) hem de onu, “islediklerinden” dolayı sorumlu tutmaktadır. Ayetin iç içe girmiş tümcelerinin birinci kısmıyla ikinci kısmı arasında çatışma ve çelişme var! Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, çelişmeler, sadece insan aklını şaşırtıcı ve işlemez hale sokucu değil, Tanrıyı çelişmeler içerisinde bocalar şekilde göstermek bakımından olumsuzluk yaratmakta, daha doğrusu Tanrı fikrini, kişideki değer ölçülerini ve kutsallık anlayışını zedeleyici bir nitelik taşımaktadır.

Genel olarak Mekke döneminde indiği söylenen ayetlerle -ki bunlara “Mekki” denir-, Medine döneminde indiği kabul edilen ayetler -ki bunlara da “Medeni” denir- arasında da büyük çelişkiler vardır. Mekki ayetler nispeten yumuşak, barışçı ve hoşgörülüymüş gibi görünen ve Muhammed’i öğüt verici ya da tebliğ ediciymiş gibi gösteren ayetlerdir. Örneğin, Gaşiye Suresi’nde, “(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, esasen sen sadece bir öğütçüsün” (Gaşiye Suresi, ayet 21-22) diye yazılıdır. Nahl Suresi’nde, “(Ey Muhammed!) Yine de yüz çevirirlerse, artık sana düşen ancak açık bir tebliğdir” (Nahl Suresi, ayet 82). Enam Suresi’nde, “(Ey Muhammed!) ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur…” (Enam Suresi, ayet 68). Kafirûn Suresi’nde, müşriklere karşı Muhammed’in, “Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet, siz de benim’taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kafirûn Suresi, ayet 6) şeklinde konuştuğu yazılıdır. Yine Nahl Suresi’nin. 35. ve 37. ayetlerinde “peygamberlere” apaçık tebliğden başka bir görev ve yetki verilmediği açıklanmıştır.(9) 

Bunlara eklenebilecek daha birçok örnek var. Tekrar edelim ki, “yumuşak” ve“hoşgörülü”ymüş gibi görünen bu ayetler, Mekke döneminde indiği kabul edilen ayetlerdendir. Ancak, Medine’de indiği söylenen (yani Medeni olan) ayetler, yukarıdaki ayetlerden çok farklıdır. Şu bakımdan ki, bunlar, yumuşaklık yerine sertliği, barışçılık yerine saldırganlığı ve savaşçılığı, hoşgörü yerine hoşgörüsüzlüğü öngören ayetlerdir. Örneğin, Mekke döneminde Muhammed’i “tebliğ edici”, “öğüt verici” olmak üzere gönderdiğini söyleyen, Kur’an’a,“(Ey Muhammed!) Sen öğüt ver, esasen sen sadece bir öğütçüsün” (Gaşiye Suresi, ayet 21-22) şeklinde ayetler gönderen ya da müşriklere karşı yumuşak bir dille konuşarak, “Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır” (Kafırûn Suresi, ayet 6) diyen Tanrı, Medine döneminde korku, dehşet ve ölüm saçar şekilde şöyle der:

“Müşrikleri bulduğunuz, yerde öldürünüz!” (Tevbe Suresi, ayet 5).

Mekke döneminde Muhammed’i barışçıymış gibi gösteren Tanrı, Medine döneminde, “Kafirlerle ve münafıklarla savaş (cihatta bulun). Ve onlara katı davran.’..” (Tevbe Suresi, ayet 74) şeklinde konuşur ve kafirlerle savaşmanın, onları öldürmenin, ellerindeki mallarını ve mülklerini yağmalamanın, ganimet olarak almanın, putlarını kırmanın İslami bir görev olduğunu anlatıcı hükümler koyar (örneğin, Bakara Suresi, ayet 191; Nisa Suresi, ayet 89-91; Tevbe Suresi, ayet 5). Hemen belirtelim ki, Mekki ayetlerle Medeni ayetler arasındaki çelişkiler, herhangi felsefi bir nedene dayalı değildir; sadece Muhammed’in Mekke döneminde zayıf durumda olup şiddet kullanamamasından ve Medine’ye geçtikten sonra güçlenip dehşet saçabilir ve savaş yapabilir duruma girmiş olmasındandır. İlerideki sayfalarda bu konuya tekrar döneceğiz.

Dipnotlar

1)Bu hadis için bkz. Gazali, Ihya-i Ulumi’d Din, 1975, c.2, s.280. 224

2)Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sanlı Tercemesi ve Şerhi. c.11, s.281.

3)Diyanet Vakfı’nın Kur’an çevirisinde, Bakara Suresi’nin 216. ayetinin açıklanması böyle yapılıyor

4)Bu ayetlerde geçen “korkutma” ve “korkutucu” deyimlerinin Arapça aslı “imar” ve “nezir” olduğu, her ne kadar bu deyimleri “uyarma” ve “uyarıcı” olarak kullanmak mümkünse de, asıl ağırlıklı anlamın “korkutma” olduğu konusunda bkz. Turan Dursun, Kur’an Ansiklopedisi, Kaynak Yayınları, birinci basım, Ekim 1994. c.7, s. 185.

5)Buna benzer sureler ve ayetler için bkz. Bakara Suresi, ayet 24; Enam Suresi, ayet 2; Araf Suresi, ayet 92-99; Hûcl Suresi, ayet 103; Al-i İmran Suresi, ayet 154; Nisa Suresi, ayet 85; Kehf Suresi, ayet 16; Nur Suresi, ayet 21; İnsan Suresi, ayet 79; Yunus Suresi, ayet 99; Tekvir Suresi, ayet 27.

6)Mahmoud Said Muhammad, age, s.32-36. 236    

7)Bu konudaki hadisler için bkz. İlhan Arsel, Şeriat’tan Kıssalar 2, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997, s.54.

8)Sahih-i…, c.10, s.119-120.

9)128 ayetten oluşan Nahl Suresi’nin 126., 127. ve 128 ayetleri hariç, geri kalanları hep Mekke döneminde inmiş sayılır.

Reklamlar