Kur’an’daki Çelişkiler Ve Nedenleri

Posted on 21 Kasım 2011

0



Kur’an’daki Çelişkiler Ve Nedenleri

(Şeriat Eğitiminin Yarattığı Çelişkili Düşünce Tarzı)

“Dinde zorlama yoktur… “ (Bakara Suresi, ayet 256.)

“…Müşrikleri (puta tapanları) bulduğunuz yerde öldürün. “(Tevbe Suresi,ayet 5)

 “Allah kimi doğru yola koymak isterse, örtün kalbini İslamiyete açar. Kimi de saptırmak isterse… kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında kılar…” (Enam Suresi, ayet 125.)

“Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır…” (Araf Suresi, ayet 178.)

“Allah kimin kalbini İslama açmışsa, o Rabbinden bir nur üzerinde değil midir? Allah’ı anmak konusunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer Suresi, ayet 22.)

“Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, ama o, istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden, andolsun ki, sorumlu tutulacaksınız…”

(Nahl Suresi, ayet 93; ayrıca bkz. Fatır Suresi, ayet 8; Müddessir Suresi, ayet 31, 42 vd…)

“Allah dileseydi bütün insanları doğru yola sevk ederdi…” (Rad Suresi, ayet 31.)

“Kahrolası insan! Ne inkarcıdır!..” (Abese Suresi, ayet 17.)

“. ..Puta tapanlardan yüz çevir. Allah isteseydi puta tapmazlardı…”(Enam Suresi, ayet 106-107J

“Biz dileseydik herkese hidayet veririrdik; fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair benden söz çıkmıştır… (Secde Suresi, ayet 13.)

“Allah dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı… Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz…” (Yunus Suresi, ayet 100.)

“Yaptıklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz…”(Nahl Suresi, ayet 93.)

“Basınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir.”(Şûra Suresi, ayet 30.

“(Ey Muhammed!)… Kendilerine bir iyilik dokunsa, ‘Bu Allah’tandır’ derler; başlarına bir kötülük gelince, ‘Bu sendendir’ derler. (Onlara) ‘Hepsi Allah ‘tandır’ de…” (Nisa Suresi, ayet 78.)

“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nef-sindendir…”(Nisa Suresi, ayet 79.)

“Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir…” (Fatır Suresi, ayet 8.)

“Ayetlerimizi yalanlayanları… helake götüreceğiz.” (Araf Suresi, ayet 182.)

“Kitabını oku, bugün kendi hesabını kendin göreceksin. Kim yola gelirse, kendi lehine yola gelmiş ve kim saparsa kendi aleyhine sapmıştır…” (İsra Suresi, ayet 13-15.)

“Kıyamet günü, yaptığınız şeylerin karşılığı verilir…” (Yasin Suresi, ayet 54.)

“Andolsun ki, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır…” (Araf Suresi, ayet 179.)

“Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendisinedir ve kim kötülükte bulunursa zararı kendisinedir…” (Fussilet Suresi, ayet 46.)

“Allah… dilediğine azap eder, dilediğine merhamet eder… “ (Ankebût Suresi, ayet 21.)

“…Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de sap-tırırsa artık ona doğru yolu gösterecek bir rehber bulamazsın…” (Kehf Suresi, ayet 17.)

“(Allah’ı) Yalanlamış olanların o gün vay haline! Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlar, elbette (cennette) gölgeliklerde ve pınar başlarındadırlar…”(Mürselat Suresi, ayet 40-41.)

“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir…” (Necm Suresi, ayet 38-41.)

“…Herkese işlediklerinin karşılığı verilir. Kendilerine haksızlık yapılmaz…” (Ahkaf Suresi, ayet 19.)

“Allah rızık verirken kiminizi diğerlerine üstün tutmuştur.”  (Nahl Suresi, ayet 71.)

“Dünya hayatındaki geçimlerini aralarında böldük ve bazılarını bazılarından üstün kıldık.” (Zuhruf Suresi, ayet 32.)

Her ne kadar Kur’an’ın Tanrı sözleri olduğu ve bu nedenle onda çelişki, düzensizlik, tutarsızlık, uyumsuzluk, karışıklık ya da yanlışlık vd… diye bir şey olamayacağı iddia olunur ve bunu kanıtlamak için, “.. .Kur’an Allah ‘tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birbirini tutmayan şeyler bulurlardı” (Nisa Suresi, ayet 82) ya da “Hamd olsun Allah’a ki… kendisinde hiçbir (tezat ve) eğrilik bulunmayan dosdoğru kitabı indirdi” (Kehf Suresi, ayet 1-4) şeklindeki ayetler öne sürülür ise de, bu kitap, birbirine ters düşen, birbirini çürüten, birbiriyle çelişkili hükümler yığını olup, birtakım yanlışları da kapsamaktadır. Bir tek sure yoktur ki, çelişkisiz ya da uyumsuz ve tutarsız nitelikteki ayetlerle düzenlenmiş olmasın! Hem de öylesine ki, bu çelişkiler ve bu tutarsızlıklar, sadece surelerin çeşitli ayetleri arasında değil, çoğu kez bir ayetin kendi sözcükleri ve tümceleri arasında da yer almış olarak karşımıza çıkar.

İlerideki sayfalarda bunun birçok örneğini göreceğiz; fakat başlangıç olarak kısaca fikir edinmek üzere bunlardan birkaçını belirtelim. Kur’an’ın Bakara Suresi’nde, “Dinde zorlama yoktur…” (Bakara Suresi, ayet 256) diye ayet var. Çoğu kez şeriatçılar, bu ayeti öne sürerek, İslamın hoşgörü dini olduğunu, kişinin din ve inanç özgürlüğüne karışmadığını söylerler. Fakat, bu aynı Kur’an, hoşgörüye yer vermeyen, farklı inançta olanlara ölüm saçan hükümleri

kapsar ki, bunlar arasında, “…müşrikleri nerede bulursanız öldürün…” (Tevbe Suresi, ayet 5) şeklinde olanları vardır. Bu tür hükümler, Muhammed’in, “Her kim dinini (ki Müslümanlıktır) değiştirirse, onu hemen öldürünüz” şeklindeki buyruklarıyla aynı doğrultudadır. Kuşkusuz ki, “zorlama yoktur” şeklindeki ayetlerle, “Müşrikleri öldürün” şeklindeki ayetler arasındaki çelişkiyi fark etmemek için kör olmak gerekir.

Yine bunun gibi Kalem Suresi’nde, Kur’an’ın bir “öğüt” olduğuna dair şu yazılıdır:

“…Kur’an, alemler için ancak bir öğüttür” (Kalem Suresi, ayet 52).

Buna benzer bir ayet Müddessir Suresi’nde aynen şöyledir:

“Şüphesiz Kur’an bir öğüttür; dileyen kimse öğüt alır…” (Müddessir Suresi, ayet 53-54).

Söylemeye gerek yok ki, “öğüt” olan bir şeyin zorlamayla ilgili olmaması gerekir. Oysa bu aynı Kur’an’da, Kur’an ‘a uymayanların “kafir” olarak cehennemi boylayacakları bildirilmiş ve onlara karşı savaş açılması emredilmiştir.

Örneğin, Hûd Suresi’nde şöyle yazılıdır: “Hangi topluluk (Kur’an ‘ı) inkar ederse yeri (cehennem) ateşidir” (Hûd Suresi, ayet 17). Bakara Suresi’nde de şu korkutucu hüküm var:

“Allah dini (İslam) ortada kalana kadar onlarla savaşın” (Bakara Suresi, ayet 193).

Nisa Suresi’nde de şu ayet var:

“…Allah yolunda göç edinceye kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin. Eğer yüz çevirirterse onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyin” (Nisa Suresi, ayet 89).

Görülüyor ki, bir yandan Kur’an’ın “öğüt” niteliğinde olduğu söyleniyor, diğer yandan da Kur’an’a uymayanların (müşriklerin, münafıkların) “yok edilmeleri” emrediliyor. Apaçık bir çelişme var ortada!

Yine aynı şekilde olmak üzere Fussilet Suresi’nde, kişilerin kendi davranışlarında özgür oldukları ve bu davranışların sorumluluğu altında bulundukları şu şekilde belirtilmektedir:

“Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendisinedir, kim kötülükte bulunursa zararı kendisinedir” (Fussilet Suresi., ayet 46).

Ancak, bu aynı Kur’an’da kişiyi doğru yola sokanın ya da saptıranın Tanrı olduğuna dair sayısız ayet var. Örneğin, İsra Suresi’nde şöyle deniyor:

“Tanrı kimi doğru yola eriştirmişse, doğru (yolda) olan odur ancak. Kimi de saptırmışsa, sen ona, Tanrı ‘nın dışında dostlar bulamazsın. Böylelerini biz, kıyamet günü yüzlerinin üzerinde olacak biçimde toplayacağız. Birer kör, dilsiz, sağır olarak… Varacakları yerse cehennemdir…” (İsra Suresi, ayet 97).

Yine bunun gibi Araf Suresi’nin 178. ayeti şöyledir:

“Allah kimi hidayete erdir irs e, doğru yolu bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl ziyana uğrayanlar onlardır” (Araf Suresi, ayet 178).

Görülüyor ki, kişiyi doğru sola sokan ya da şaşırtan (saptıran) Tanrı’dır ve Tanrı, kendi şaşırttığını (saptırdığını) cehenneme atmak, ziyana uğratmaktadır. Yani Tanrı, kendi davranışlarıyla çelişkili iş görmüş olmaktadır. Yukarıdaki ayetlerin her biri, kendi içerisinde çelişkiyle dolu! Yine aynı şekilde Enam Suresi’nin 125. ayeti şöyledir:

“Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse… kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında kılar” (Enam Suresi, ayet 125).

Dikkat edileceği gibi ayetin ilk tümcesinde, “Müslüman” ya da “kafir” olmanın, kişi iradesine değil, Tanrı iradesine bağlı bir şey olduğu bildiriliyor. Yani Tanrı dilediğini doğru yola sokup Müslüman yapmakta, dilediğini de saptırıp “inanmayan “lardan kılmakta! Ancak, bu aynı ayetin son tümcesinde, Tanrı’nın, inanmayanları küfür bataklığına attığı yazılı. Yani Tanrı, hem dilediği kişiyi saptırıyor ve “kafir”lerden yapıyor hem de cezalandırıyor: sanki suçkişiye aitmiş gibi! Kuşkusuz ki bu iki tümce birbirleriyle çelişkili

!Bunun gibi, Fatır Suresi’nde “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir…” (Fatır Suresi, ayet 8) diye yazılı.Yani Tanrı, dilediği gibi kişileri saptırıyor ve onları inkarcı duruma sokuyor. Ancak, bunu söyleyen Tanrı, inkarcı kıldığı bu kişileri cezalandırdığını şöyle açıklamakta:

“Ayetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helake götüreceğiz” (Araf Suresi, ayet 182).

Aynı şey Nahl Suresi’nde de tekrarlanmakta:

“Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Ama o istediğini saptırır, istediğini doğru yola eriştirir. İşlediklerinizden, an-dolsun ki, sorumlu tutulacaksınız” (Nahl Suresi, ayet 93; ayrıca bkz. Fatır Suresi, ayet 8; Müddessir Suresi, ayet 31, 42 vd…).

Yani Tanrı, dilediğini saptırıyor ve dilediğini doğru yola sokuyor. Böylece onlara irade özgürlüğü tanımamış oluyor. Fakat, buna rağmen “…İşlediklerinizden, andolsun ki, sorumlu tutulacaksınız!” diyerek onları, sanki özgür irade yoluyla hareket etmişler gibi, mükafatlandırıyor ya da cezalandırıyor.

Yine aynı şekilde, Rad Suresi’nde şu var: “Allah dileseydi bütün insanları doğru yola sevk ederdi” (Rad Suresi, ayet 31). Yani Tanrı, istemiş olsaydı bütün insanları doğru yola sokabilecekken, sokmamış, kimini inkarcı kılmıştır; ama buna rağmen inkarcı kıldıklarını, “Kahrolası insan! Ne inkarcıdır!” (Abese Suresi, ayet 17) diyerek lanetlemektedir.

Yine İsra ve Yasin surelerinde, kişilerin irade özgürlüğüne sahip olarak iş gördükleri, iyiliği ve kötülüğü kendi davranışlarıyla seçtikleri bildirilmekte ve şöyle denmekte:

“Kitabını oku, bugün kendi hesabını kendin göreceksin. Kim yola gelirse kendi lehine yola gelmiş ve kim saparsa kendi aleyhine sapmıştır” (İsra Suresi, ayet 13-15).

“Kıyamet günü yaptığınız şeylerin karşılığı verilir…” (Yasin Suresi, ayet 54).

Ancak, bir başka yerde Tanrı’nın, insanlardan bir kısmını cehenneme atmak için yarattığını, ayrıca da cehennemi insanlarla dolduracağına dair kendi kendine söz verdiğini, hatta yeminler ettiğini bildiren ayetler vardır. Örneğin, Araf Suresi’nde, “Andolsun, biz. cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışındır…” (Araf Suresi, ayet 179) diye yazılıdır.

Secde Suresi’nde de şu ayet vardır:

“Biz dileseydik herkese hidayet verirdik, fakat cehennemi tamamen cin ve insanlarla dolduracağıma dair benden söz çıkmıştır” (Secde Suresi, ayet 13).

Şimdi soralım: Eğer Tanrı, insanlardan birçoğunu sırf cehennemlik olmak üzere yarattıysa ve cehennemi insanlarla doldurmak konusunda kararlıysa, bu takdirde “Kim yola gelirse kendi lehine yola gelmiş ve kim saparsa kendi aleyhine sapmıştır… Kıyamet günü yaptığınız şeylerin karşılığı verilir…” şeklinde konuşması, çelişki yaratmaktan başka bir şey olmaz mı? Bu

konuda birkaç örnek daha verelim:

Yunus Suresi’nde, “(Allah) dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı… Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz…” (Yunus Suresi, ayet 99-100) diye yazılı. Yani “inanan”lardan olmak, Tanrı’nın isteği ve izniyle olan bir şey; ama buna karşılık NahI Suresi’nde, kişi, kendi davranışından dolayı sorumluymuş gibi gösterilmekte:

“Yaptıklarınızdan dolayı mutlaka sorguya çekileceksiniz” (Nahl Suresi, ayet 93).

Şûra Suresi’nde kişi, özgür iradeye sahipmiş ve kendi davranışlarının sorumluluğu altındaymış gibi gösterilmekte:

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir” (Şûra Suresi, ayet 30).

Mürselat Suresi’nde, benzeri nitelikte bir diğer hüküm şöyledir:

“(Allah’ı) Yalanlamış olanların o gün vay haline! Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlar, elbette (cennette) gölgeliklerde ve pınar başlatandadırlar…” (Mürselat Suresi, ayet 40-41).

Ancak, Kehf Suresi’nde bunun zıddı olan bir hüküm var ki, kişinin Özgür iradeye ve sorumluluğa sahip olmayıp, Tanrı’nın keyfine tabi olduğunu bildirmekte:

“…Allah’ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yolu gösterecek bir rehber bulamazsın” (Kehf Suresi, ayet 17).

Görülüyor ki, burada Tanrı, doğru yola erişmenin ya da doğru yoldan sapmanın kişi iradesine değil, Tanrı iradesine bağlı olduğunu bildirmekte!

Yine bunun gibi Kur’an’ın çeşitli surelerinde Tanrı’nın insanları, sırf kendisine ibadet etsinler diye yarattığı yazılıdır. Örneğin, Zariyat Suresi’nde, “Cinleri ve insanları, yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım…” (Zariyat Suresi, ayet 56-58) denilmektedir. Ahzab Suresi’nde, Tanrı’ya ibadet edenlerin Tanrı tarafından büyük bağışlamalara ve mükafatlara (ecr’e) kavuşacakları bildiriliyor (Ahzab Suresi, ayet 35; ayrıca bkz. Tevbe Suresi, ayet 112; Secde Suresi, ayet 15-17). Mü’min Suresi’nde Tanrı’nın şöyle konuştuğu yazılıdır:

“Rabbiniz, ‘Bana kulluk (ibadet), edin ki, size karşılığını vereyim. Bana kulluk (ibadet) etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler, alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir’ buyurmuştur” (Mü’min Suresi, ayet 60).

Dikkat edileceği gibi, bu ayetlerle Tanrı, kişileri kendisine ibadet ettirmek için onlara bir karşılık vereceğini söylemekte; yani onların ibadetine muhtaçmış gibi bir durumda. Çünkü, muhtaç olmamış olsa onların kendisine ibadet etmelerine aldırmazdı. Ancak, bunları söyleyen Tanrı, insanların ibadetine muhtaç olmadığını söylemekten geri kalmaz:

“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye layık olan ancak odur” (Fatır Suresi, ayet 15).

Yorumcuların bildirmesine göre bu ayetin anlatmak istediği şey şudur: “Din ve ibadet Allah’ın ihtiyacı değil, insanların ihtiyacıdır… (Allah) sizin ibadetinize muhtaç olmadığı gibi, bütün ihtiyaçlarınızı tatmin edebilecek kudrete de maliktir…”’ Evet, ama eğer Tanrı, insanların kendisine ibadet etmelerine muhtaç değil idiyse neden kalkıp, “Cinleri ve insanları, yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım…” (Zariyat Suresi, ayet 56-58) diye konuşsun?

Yine aynı şekilde Kur’an’ın pek çok yerinde, Tanrı’ya ve peygamberlerine baş eğmeyen nice kavimlerin Tanrı tarafından yok edildikleri yazılıdır; ama bunu yapan Tanrı, yok ettiği bu kavimleri imandan uzak kılanın yine kendisi olduğunu söylemekten geri kalmaz; örneğin, “Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu bulan odur,..” (İsra, Suresi, ayet 97) ya da “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi… Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. (Allah), akıllarını kullanmayanları murdar (inkarcı) kılar” (Yunus Suresi, ayet 99-100) ya da “Alemlerin Rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” (Tekvir Suresi, ayet 29) ya da “Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı…” (Enam Suresi, ayet 107) diyerek çelişki üzerine çelişki yaratmaktan geri kalmaz. Daha başka bir deyimle, hem bir yandan,“Ben dileseydim yeryüzündeki insanların tamamını iman edenlerden yapardım” demekte hem de inananlardan yapmadığı kimseleri, biraz daha imansız yaparcasına “(Allah), akıllarını kullanmayanları murdar (inkarcı) kılar” diye konuşmaktadır.

Yine bunun gibi Kur’an’da, herkese, kendi çalışmasının karşılığının verileceğine dair ayetler var ki, bunlardan biri şöyle:

“Bilsin ki, insan için kendi çalışmasından başka şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir…”(Necm Suresi, ayet 38-41).

Burada geçen “çalışmasından” sözcüğünün aslı “sa’y”dır ki, insanın emeği, çabası anlamına da gelir. Her ne kadar bu ayeti “insan başkasının suçu ile sorumlu olmaz” şeklinde anlamak mümkünse de, (1)aynı zamanda “İnsan kendi emeğinin karşılığını alır” anlamına da gelir ki, Türkçedeki tiden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez”(2)şeklindeki meseli andırır. Bu yukarıdaki ayetin bir benzeri şöyledir:

“…Her biri için de yaptıkları amellerden dereceler vardır, bu da hiç hakları yenmeyerek bütün amellerini kendilerine tamamen ödemek içindir.., “ (Ahkaf Suresi, ayet 19).(3)

Burada anlatılmak istenen şey, insanlardan kiminin amellerinin karşılığının dünyada, kimininkinin de ahrette ödeneceğidir.(4) Hatta bu doğrultuda olmak üzere, Muhammed’in, “Deveni bağla da öyle tevekkül et” ya da “Amellerin derecesi niyete göredir” şeklinde konuştuğu söylenir. Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, herkes, kendi emeğinin karşılığını alır, yani kendi rızkını kendi çalışmasına göre sağlar. Ancak, bu aynı Kur’an’da, rızkın kişilerin kendi gayret ve çalışmalarının ürünü olmayıp, Tanrı’nın keyfine göre verildiğine dair ayetler var ki, bunlardan bazıları şöyledir:

“Allah rızık verirken kiminizi diğerlerine üstün tutmuştur” (Nahl Suresi, ayet 71).

“Dünya hayatındaki geçimlerini aralarında böldük ve bazılarını bazılarından üstün kıldık” (Zuhruf Suresi, ayet 32).

Yukarıdakilere benzer örnekler sayısız denecek kadar çok. Fakat, şeriatçılar için Kur’an’da, “çelişki” diye bir şey yoktur; söz konusu bile olamaz. Onlar, aklın alamayacağı bir “mantık”la çelişkileri “çelişki” değilmiş gibi göstermekte pek beceriklidirler. İlerideki bölümlerde bu konuları örnekleriyle inceleyeceğiz.

Yukarıda değindiğimiz ve daha ileride daha da geniş olarak değineceğimiz gibi, Kur’an, bu yukarıdakilere benzer çelişkilerle doludur. “Neden dolayı bu çelişkiler yer almıştır Kur’an’da?” diye sorulacak olunursa, bunun yanıtını ayrı bir bölüm olarak ilendeki sayfalarda vereceğiz ve göreceğiz ki, Kur’an’daki çelişkiler, esas itibariyle Muhammed’in günlük siyasetinin gereksinimlerinden doğmuştur. Fakat, gerçek olan şu ki, şeriat eğitimiyle yoğrulmuş kişiler, Kur’an’da çelişki olabileceği ihtimaline asla yer vermezler. Kur’an’da çelişki olabileceğini söylemek ya da düşünmek bile, onlara göre günah sayılır. Bundan dolayıdır ki, birbirine ters düşen, birbiriyle çatışan hükümleri aynı zamanda benimsemekten geri kalmazlar. Örneğin, bir yandan Kur’an’ın “Dinde zorlama olmaz” şeklindeki ayetine sarılmış olarak İslamın hoşgörü dini olduğunu haykırırlarken, diğer yandan bu aynı Kur’an’ın “Müşrikleri nerede görürseniz öldürün “ şeklindeki emrini yerine getirmeye hazırdırlar. Bu iki hükmün birbiriyle çeliştiğinin farkında değildirler. Fark etseler de aldırış etmezler ya da “Çelişkiler bize göredir, Allah’a göre değil!” diyerek kendi kendilerini avuturlar.

Yine bunun gibi Enam Suresi’nin 106. ayetinde “…Puta tapanlardan (müşriklerden) yüz çevir…” (Enam Suresi, ayet 106) diye yazılı. Bu ve benzeri emirlere uyarak Müslüman kişi, kendi öz anasını, babasını ve yakınlarını dahi (eğer müşrikseler) “kafir” bilip, onlardan yüz çevirmeye hazırdır. Çevirirken de Muhammed’i örnek bilir; çünkü, vaktiyle Muhammed, kendi öz anası Emine’ye, müşrik olarak öldü diye mağfiret dilememiş, “Tanrı bana ananı için mağfiret dileme izni vermedi” demiştir. Ve işte Müslüman kişi, farklı inançta olanlara, örneğin “müşrik”lere karşı (velev ki, bunlar kendi anası, babası ya da hısımları olsun) mağfiret dilemezken ya da müşrikleri öldürmek isterken, İslam şeriatının “hoşgörü” dini olduğunu söylemekten geri durmaz! Söylerken de, müşrikleri “müşrik” yapanın yine Tanrı olduğunu bildiren şu hükmü ağzında gevelemekten usanmaz:

“Allah dileseydi, onlar puta tapmaklardı (Allah’a ortak koşmazlardı)…” (Enam Suresi, ayet 107).

Yani bu ayetlere göre, Tanrı, hem kişileri “müşrik” kılıyor hem de onlardan yüz çevrilmesini emrediyor olduğu halde, şeriat eğitiminden geçmiş kişi, birbirine ters düşen, birbiriyle çelişen bu hükümleri, hiçbir güçlüğe düşmeden kabul eder. Yine bunun gibi Enam Suresi’nin 125. ayetinde yer alan,“Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyete açar, kimi de saptırmak isterse… kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında kılar” (Enam Suresi, ayet 125) şeklindeki hükmü de rahatlıkla benimser. Oysa bu ayet, biraz önce belirttiğimiz gibi birbiriyle çatışan iki tümceden oluşmakta. Birinci tümcede insanların “Müslüman” ya da “kafir” olmalarının, doğrudan doğruya Tanrı’nın keyfine ve dileğine bağlı bir şey olduğu; ikinci tümcede ise, Tanrı’nın “kafir” kıldığı kimselerin, yine Tanrı tarafından küfür bataklığına atıldığı bildiriliyor. Kuşkusuz ki, bu, çelişkiden başka bir şey değil. Ancak, şeriatçı kafa yapısında olan bir kimse, Kur’an’ın Tanrı ağzından çıkmış sözlerolduğuna inandığı için, bu kitapta çelişki diye bir şey olamayacağını düşünür; çelişki diye bir şey kabul etmez. Kur’an’daki çelişkileri “çelişki” olarak görmez; çelişkili görünen hükümlerde, olsa olsa “hikmet vardır” diye düşünür!

Dipnotlar;

1)Elmalılı Hamdi Yazır. Hak Dini, Kur’an Dili, Bedir Yayınevi. İstanbul   1993 c 5, s.3984.

2)Elmalılı H. Yazır, aynı eser, c.7, s.4611.

3)Çeviri Elmalılı H. Yazır’ındır. Diyanet Vakfı çevirisinde şöyle: “Herkese işlediklerinin karşılığı verilir. Kendilerine haksızlık yapılmaz… “ (Ahkaf Suresi, ayet 19).

4)Elmalılı Hamdi Yazır, aynı eser, c.6, s.4351.

Reklamlar