Kuran Eleştirisine Giriş – 2

Posted on 12 Eylül 2011

0



Giriş -2 (bir öncekinin devamı niteliğindedir)

Öte yandan, çeşitli surelerde yer alan hikaye ve masallar, bölük pörçük şekilde ve çoğu zaman tersyüz edilmiş olarak anlatılmış olup, bunlar hakkında doğru dürüst bir fikir edinme olasılığı yok kılınmıştır. Sureler ve ayetler arasında tutarsızlık, aykırılık, çelişki, eğrilik olmadığını bildiren ayetlerin hemen yanında, aykırılıklarla, tutarsızlıklarla ve çelişkilerle dolu hükümler yer almıştır; hem de öylesine ki, bazen üç dört satırlık bir ayetin kendi satırları içerisinde çelişki yatar. Nice örnekten biri olarak Enam Suresi’nin şu ayetini okuyalım:

 “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslama açar, kimi de saptırmak isterse … kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında bırakır” (Enam Suresi, ayet 125).

Dikkat edileceği gibi burada Tanrı, dilediğini “Müslüman” ve dilediğini “kafir” yapıyor. Kafir yaptıklarını cezalandırıyor! Hiç Tanrı ‘ kişileri hem kafir yapar hem de kafirdirler diye cezalandırır mı? Yine bunun gibi hoşgörü kaynağı olduğunu söyleyen ve örneğin “Dinde zorlama olma:,…” (Bakara Suresi, ayet 256) şeklinde hükümler sevk eden Kur’an, insanları İslama zorlamak için ölüm saçan buyrukları kapsamakta.

Örneğin, “Müşrikleri (puta tapanları) bulduğunuz, yerde öldürün!” (Tevbe Suresi, ayet 5; Nisa Suresi, ayet 89 vd…) diye emrediyor. Ya da Kitaplılara (Yahudilere, Hıristiyanlara vd…) karşı savaş açılmasını, İslamı kabul etmelerine ya da “küçülerek” gelip kendi elleriyle cizye (kafa parası) vermelerine kadar savaşa devam edilmesini istiyor (Tevbe Suresi, ayet 29). Yine bunun gibi, “hoşgörü” ilkesine dayalı olduğu söylenen Kur’an, Işkımdan başka din ve inanç tanımadığını vurgulayan hükümlerle doludur.

“Tanrı katında din, kuşkusuz, yalnızca İslam’dır…” (Al-i İmran Suresi, ayet 19). Aynı surenin 85. ayeti şöyledir: “…İslam’dan başka dinlere rağbet edenler tam bir sapıklık ve ziyan içindedirler…” (Al-i İmran Suresi, ayet 85). Yine bunun gibi ana baba, kardeş ve yakınlar arasında iyi tutum göstermeyi öngören ve örneğin, “Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et’ diyerek dua et” (İsra Suresi, ayet 24) şeklinde ayetler sevk eden Kur’an, İslam’dan başka bir inanca yönelik ana baba ya da kardeş gibi yakınlara karşı düşmanlık saçar;

örneğin, “Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi, (eğer) küfrü imana tercih ediyorlarsa dost edinmeyin “ (Tevbe Suresi, ayet 23) ya da “.. .Akraba bile olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek Peygamber’e ve müminlere yakışmaz” (Tevbe Suresi, ayet 113) der. Bilindiği gibi, Muhammed, bu tür hükümlere dayanarak, müşrik olarak öldü diye, kendi öz anası için Tanrı’dan mağfiret dilememiş, “Tanrı bana anam için mağfiret dileme izni vermedi” demiştir; müşrik olarak ölen babasının cehennemi boyladığını söylemekten de geri kalmamıştır.

Yine bunun gibi Kur’an, düşmana karşı dostluk beslenmesini istermiş gibi görünen hükümlere yer vermekle beraber (Mümtehine Suresi, ayet 7-9), düşman ile dost olmayı yasaklayan hükümlere de yer verir (Mümtehine Suresi, ayet 1). Her ne kadar İslamcılar, bu hükümler arasındaki çelişkiyi, bunlardan birinin diğerini ortadan kaldırdığını öne sürerek giderdiklerini sanırlarsa da, yanlıştır; çünkü, çelişkiler, Muhammed’in günlük siyasetinden doğma nedenlere dayalı olarak ortaya çıkmış olup, pek çoğu yan yana ve aynı zamanda geçerli olmak üzere iş görürler; üstelik olumlu görünen hükümler, olumsuz nitelikteki hükümler tarafından kaldırılmıştır.

Örneğin, Bakara Süresindeki, “Dinde zorlama olmaz” (Bakara Suresi, ayet 256), hükmüyle, Tevbe Suresi’nde müşrikleri İslama zorlamak amacıyla yer alan, “Müşrikleri bulduğunuz, yerde öldürün…” (Tevbe Suresi, ayet 5) şeklindeki hüküm, çelişme halinde bulunan hükümlerdendir. Bu hükümlerden birincisi, yani “Dinde zorlama olmaz.” hükmü, Muhammed’in henüz güçlü durumda olmadığı, zorlama yollarına başvuracak yeterliliğe sahip bulunmadığı zamanlarda ve günlük siyasetinin gereği olmak üzere konmuştur. Bu ayeti içeren Bakara Suresi, her ne kadar Kur’an’ın ikinci sırasında yer almakla beraber, 87. sure olarak inmiş bir suredir. Buna karşılık “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” şeklindeki ayet, Tevbe Suresi’ndedir. Tevbe Suresi ise, hem Kur’an’daki sıra itibariyle -ki 9. suredir- hem de nüzul (iniş) sırasına göre -ki 113. sure olarak inmiştir- Bakara Suresi’nden daha sonraki bir tarihe rastlar. Bu ayeti Muhammed, güçlendiği ve İslamı kılıçla yerleştirmeye başladığı dönemde koymuştur. Bir hüküm, ancak kendisinden önceki bir hükmü yok edebileceğine göre, Bakara Suresi’ndeki “Dinde zorlama olmaz.” şeklindeki ayetin, Tevbe Suresi’ndeki “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” şeklindeki ayetle ortadan kalkmış olması gerekir. Oysa bunu kabul etmek İslamcılara güç gelir; bu nedenle her iki hükmü geçerliymiş gibi göstermek için, şeytanın bile kolay kolay bulamayacağı yalanlarla çözüm yollarını ararlar. Onların yalanlarıyla başa çıkmanın tek yolu, Kur’an’ı akılcı yoldan eleştirmektir. Aklı şaşırtıcı ve bilimselliğe aykırı daha nice Kur’an verilerini ilendeki sayfalarda, örnekler vermek ve bu arada yorumcuların ve İslam bilginlerinin görüşlerini sergilemek şeklinde inceleyeceğiz.

Fikirsel gelişmenin yazıtı olarak kabul edilen Latince bir deyim var: “Timeo hominem unius Libri” (tek kitap okuyandan kork!). Bu deyim, tek kitaba bağlı kalmanın, bağnazlığa, bilgisizliğe ve hoşgörüsüzlüğe sürüklenmek demek olduğunu anlatıyor.

Denilebilir ki, Batı dünyasını, “Karanlık Çağ”dan çıkarıp, aydınlıklara kavuşturan şey, tek kitabın egemenliğinden kurtulmuşluktur. Bu tek kitap, vahiylerden oluştuğu öne sürülen “Kitabı Mukaddes”tir (Tevrat ve İncil). Kitabı Mukaddes, gerçeklere ulaşabilmenin tek yolu olarak kabul edilir, insan beyni buna göre şekillendirilirdi. Ve işte Batı, 17. ve 18. yüzyılda, “vahiy”in, yani “tek kitab”n rehberliği yerine, ‘”aklın rehberliğine” yer veren “akılcılık” çabalarıyla geriliklerden sıyrılıp, uygarlık aşaması yapabilmiştir.

Akıl çağının mimarlarına göre “insan” denen varlık, yaratıcı nitelikte bir akıl gücüne sahiptir ve eğer aklın özgürlüğünü yok eden engeller önlenecek olursa, sınırsız gelişmelere ulaşabilir. Ne yazık ki, şeriat ülkeleri bu gerçeği öğrenememiş ve bu nedenle “karanlık çağ” zihniyetini bugün de terk edememiş olarak, gerilikler, bilgisizlikler ve sefaletler içinde sürünmekte, uygar ülkelere el açıp dilenmektedirler. Atatürk sayesinde akılcılığa yönelip, diğer bütün şeriat ülkelerini fersah fersah geride bırakan Türkiye’de bile, bugün hala “tek kitap” özlemini sürdürenler, hala “gerçeklere akıl yoluyla gidilmez, şeriat yoluyla gidilir” diyenler, hala vahyin akla üstünlüğünü benimseyenler var. Bunlar, her vesileyle bu görüşlerini ortaya koymaktan geri kalmazlar.

Örneğin, “Son zamanlarda vahyin yerine aklı koymaya çalışanlar var…” diyerek, akılcılığı savunanları “akılsızlar” tanımına sokmaya çalışırlar. Sokarken de vahyin yerine aklı koymanın “son zamanlara” özgü bir iş olmayıp, en azından 2 500 yıllık fikirsel gelişmenin başlangıcı bulunduğunu bilmezlik bir yana, bir de bu süre boyunca “vahiy” niteliğindeki şeyleri bir kenara itip akıl yordamıyla fikirsel gelişme uygarlığını yaratmış olan bütün düşünürleri, bir gecenin sabahında, “akılsızlar” sepetine alıvermişlerdir. Ancak, bunu yaparken de, “vahiy” denen şeyin, başlangıçta “gerçekteki olayların önceden idrak edildiği 3   “Kitabı Mukaddes” deyimi Ahd-i Atik (Eski Ahit) ile Ahd-i Cedid (Yeni Ahit) adını taşıyan kitapları kapsayan bir deyimdir. Birincisi, Tanrı’nın Musa’ya verdiği söylenen Tevrat’ı, ikincisi de İsa’ya verdiği söylenen İncil’i içerir.  Diyanet işleri Başkanı’nın bu doğrultudaki sözleri için bkz. Cumhuriyet gazetesi, 21 Nisan 1998.  rüyalardan ibaret” bulunduğu görüşünü yansıtan İslam yazarlarının yapıtlarım (örneğin, İbn İshak’ın İbn Hişam tarafından tadil edilen Siyar’ım, İbn-i Sa’d’ın Tabakat’ını, Taberi’nin Tefsir’ini), göz ardı etmek bir yana, Azud al-Din al-İci’nin Kitab al-Mavakıf adlı kitabında (ve bu kitapla ilgili olarak al-Curcani’nin yorumlarında), “herkesin uykudayken gördüklerini peygamberlerin uyanıkken gördüklerine” dair girişilen tartışmalara da yabancı kalmış gibidirler. Bu tartışmaları burada tekrar ele almak yarar sağlamaz. Yarar sağlayacak olan şey. aklı savunmanın “akılsızlık” olduğunu söyleyen şeriatçılarımızı, “vahiy”dir diyerek insanlarımıza öğrettikleri “şeriat” verileriyle karşı karşıya getirmektir. Bu yapılacak olunursa şeriatçıları toplum için tehlike olmaktan çıkarmak kolaylaşır. Zira, “vahiy”dir diye benimsetmeye çalıştıkları verilerin akla ve mantığa ters olduğunun anlaşılması halinde, kendilerini “Samsan ve Dalila” hikayesinin kahramanı “Samsan” gibi, saçları kesilmiş (yani güçsüz) durumda (ve sonunda onun uğradığı akıbete uğramış) bulacaklardır. Şunu eklemek gerekir ki, şeriatçılar, sadece genel kültürden, sadece akılcı düşünceden, sadece müspet ilimden değil, aynı zamanda içeriğini bilir göründükleri İslam şeriatından da ya habersizdirler ya da haberli olsalar da, işlerine geldiği zaman, habersizmiş gibi görünürler. Bundan dolayıdır ki, İslam kaynaklarından naklen sergilediğiniz şeyleri de çoğu zaman “İslam’da böyle şey yok, uyduruyorsun” deyip size küfürlerle saldırırlar. Bu küfürler, onların ilkelliklerinin, kültürsüzlüklerinin ve her alandaki bilgisizliklerinin kesin kanıtıdır. Fikre karşı akılcı yoldan karşılık vermekten aciz bulundukları için, selameti küfür ve hakaret etmekte bulurlar. Şeriatın aklı dışlayan yönlerini yüzlerine vurduğunuz her defasında yaptıkları budur. Sayısız kez muhatap kaldığım bu tür saldırganlıklar bana şu gerçeği öğretmiştir ki, şeriatçıyı tehlike olmaktan çıkarmanın en etkili yollarından biri, şeriatın, akla, vicdana ve ahlaka aykırılıklarını sergilemektir. Bu usul onları, cevap veremez durumda kılmaya yetecektir.

Çağdaş devlet anlayışımızın temelini oluşturan şey, tek kitaba bağlı olarak vahiylere göre yaşamak değil, vahiyler yerine aklı koymaktır. Şeriatçıların artık şunu iyice bilmeleri gerekir ki, vahyi bırakıp akla sarılmak “akılsızlık” değil, aksine akıllılıktır ve aklı vahye teslim eden hiçbir toplum uygarlaşamaz, uygarlaşamamıştır, uygarlaşamayacaktır; çünkü, uygarlık denen şey, sürekli bir değişme ve gelişme demektir. Değişmekte olan bir dünyada, hiç değişmeyen vahiylerle değil, yaratıcılığın ve gelişmenin tek aracı olan akla özgürlük vermekle, akılcı düşünceyi egemen duruma getirmekle, din verilerini eleştirel akıl süzgecinden geçirmekle uygarca yaşanabilir.

Reklamlar
Posted in: Giriş